yaptıklarını söyleyen Tarhan “Bu şekilde zamanlarının 60
dakikasının 50 dakikasını fiziksel görünüme ayırarak yaşarlar. Hata
kendilerinin öldürecek derecede yıkıcı bir açlık içerisine sokabilirler. Yeme
bozukluklarının arka planında beden imaj bozukluğu yani kendi bedenini
beğenmeyen çocuklar vardır. Kilo alma ve beden algısı bozuk olduğu için zayıf
oldukları halde kendilerini kilolu algılarlar. Devamlı aynaya bakarlar, yalnız
yemek yemek isterler, yiyeceklerini saklarlar, ruh hali değişimleri çok
fazladır, sosyalleşmekten kaçarlar, özellikle yemek ortamlarına girmek
istemezler. Gıdanın besin içeriğine aşırı odaklıdırlar. Makarnayı nerdeyse cm
ile ölçüp yiyecek kadar takıntılıdırlar. Anoreksiya Nervoza’nın Blumik tip yeme
bozukluğunda yedikten sonra gidip kusma ve telafi davranışı vardır. Aşırı
egzersiz yaparlar. Günümüzde özellikle batı modernitesinin etkisi olan yerlerde
çok yaygınlaştı. Doğu toplumlarında daha az görülmekle beraber toplumdaki oranı
iletişim ve medyanın etkisiyle küresel olarak etkilendi.” diyerek bu vakaların yüzde
15’i ölümle sonuçlandığına da dikkat çekti. “Anoreksiya’nın erkek çocuklardaki
karşılığına da Bigoreksiya deniyor. Yani ‘Mükemmel kas görünüme sahip
olmalıyım, zayıf kalmalıyım ve yağsız olmalıyım’ duygusu olarak
tanımlayabiliriz. Bu biraz daha erkek tipi bir yeme bozukluğu. Bu kişiler
vaktinin çoğunu spor salonunda geçiriyor, ölümüne spor ve ağır egzersizler
yaparak takviye edici ilaçlar alıyor”
Bu bozukluklarda özellikle anne çocuk ilişkisinin daha çok
öne çıktığını vurgulayan Tarhan, “Evde en çok yüceltilen, konu yemek olduğu
için ‘Yedin yemedin’ itişmesiyle çocuk tam zıttına yöneliyor. Çocukluk
döneminde duygusal ihmal yaşayan bireylerin ailelerine baktığımızda elinde
tabakla arkasından koşturuyor, yediriyor, içiriyor ama çocukta duygusal bir
aktarım oluşmuyor. Duygusal ihtiyaçları karşılanmayan bir çocukta anneye karşı
hem sevgi hem öfke gelişiyor, güvenli değil kaygılı bağlanma oluşuyor. Böyle
durumlarda öfkesini gidermek için anneye karşı öfkeyi bedenine hapsediyor ve
bunu çok belli etmiyor. Kendini cezalandırıyor, anneden öç alıyor aslında. Anne
‘ye’ dedikçe o yemiyor. Annesini kızdırıyor ve bu durum hoşuna gidiyor.
Doğrudan gösteremediği öfkeyi dolaylı olarak annesini kızdırarak pasif agresif
bir tepki şeklinde ortaya koyuyor. Ailesiyle oynamak, konuşmak isteyen bu çocuk
içindeki boşluk duygusunu yemekle dolduruyor, hatta bazen bu tutum obeziteye
kadar gidiyor. Hatta bazıları ergenlikten sonra da anneye babaya şiddet
uygulamaya başlıyor. Çocukta suça eğilim olmasa bile ayını bir kedinim köşeye
sıkışınca atladığı tepkiyi veriyor.” dedi.
Özellikle kız çocuklarında fiziksel görünüm değerlilik
ölçüsü olarak kabul ediliyor diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Kiloluysa çocukta
utanç uyandırılıyor, ‘çirkin gözüküyorsun, kendine bakmıyorsun’ diyerek
değersizlik duygusu öğretiliyor. Japon toplumlarında başarı değer ölçütüdür.
‘Başarısızsan değersizsindir’ diye öğretildiği için başarısız olan intihara
kadar gidiyor. Batı toplumlarında ise ‘Güzel değilsen değersizsin’ diye
öğretiliyor. Sosyal medya da fiziksel görünüm algısını çok etkiliyor. Özellikle
beğeni alma beklentisi, kişinin kendine verdiği değerle doğru orantılı hale
geliyor. ‘Çok beğeni alırsam değerliyim az alırsam değersizim’ gibi… Beslenme
alışkanlığı, sosyal medyada iyi görünme haliyle çok yakından ilgilidir. Bir
nevi iyi görünmeyi kutsallaştıran ‘fetişizm’ gibi. İyi görünürsen değerlisin,
iyi görünmezsen değersizsin…”
Anoreksiya Nervoza’da 3 ayaklı bir tedavi uygulanması
gerekliliğine dikkat çeken Tarhan; “Tedavi için doktorun, hastanın ve ailenin
yapacakları şeyler var. Öncelikle kişilerin beyin fonksiyonlarına bakıyoruz.
Çünkü beyinin beden algısı bozuluyor, beyinde açlık duygusu da kalmıyor,
serotonin, dopamin gibi kimyasallar azalıyor. Hormonlar ve bağışık sistemi
bozuluyor, zayıflıyor ve sık sık hasta oluyorlar. Açlık, tokluk ve yemek yeme
ihtiyacı hissetmiyorlar. Hastalığın şiddetine göre manyetik tedaviler
uygulanıyor. Beyin kimyası düzeltilip belli bir noktaya geldikten sonra artık
aile terapileri başlıyor” diyerek tedavi yaklaşımı hakkında bilgi verdi.
Tarhan tedavide ailenin önemini ise şu şekilde açıkladı:
“Aile tarafına baktığımızda iyi niyetle hatalar yapıyorlar. Bu durumu ayrıca
çalışıyoruz. Anoreksiya Nervoza bir aile hastalığıdır. Aileyi ele almayıp kişi
üzerinden gidersek kişi aynı ortama girdiğinde hastalık tekrar nüksediyor. Aile
değişime açıksa çok rahat, çok güzel, hızla sonuçlar alıyoruz. 6 aylık bir
tedaviyle en ağır Anoreksiya vakasının bile düzeldiğini çok gördüm. Bazı
hastalar tedaviden bir süre sonra ‘Ben niye böyle saçma şeyler düşündüm’ demeye
bile başlıyor.”
Anoreksiya Nervoza’nın kendiliğinden düzelmeyen, kronikleşen
bir hastalık olduğunu ve sabırlı bir tedavi süreci gerektirdiğini söyleyerek
sözlerini tamamlayan Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr.
Nevzat Tarhan “Hastalar tedavisiz kaldığı zaman kayıp hayat yaşayan bireyler
haline dönüşüyor. Kişi tedavi olmazsa tekrarlama olasılığı var. Tedavi sonrası
2-5 sene arasında takipte kalıyoruz. Tedavi normal seyrinde devam ederse beyin
normal yaşamayı otomatize ettiği için nüks ihtimali kalmıyor. Diğer insanlarda
olma ihtimali neyse hastada da o ihtimale geliyor. Bu nedenle ‘Anoreksiya
Nervoza ölümcül bir hastalıktır’ gibi bir düşünceye kapılmamak gerekiyor.
Tedavi tam kitabına uygun yapılırsa kişi hastalıkla ilgili olumsuz duyguları
yenmek için yanlış başa çıkma stratejileri geliştirmiyor. Öfke, düşmanlık gibi
kendine zarar verme duygularını yönetmeyi öğreniyor. Sıkıntı, korku, yalnızlık,
utanç duyguları hissediyorsa ‘Kognitif Duygu Düzenleme’ metodu olarak
isimlendirilen bir terapi tekniğini uyguluyoruz. Bu teknikle kişi negatif
duygularını doğru şekilde yönetmeyi öğreniyor ve hastalığı nüks etmiyor.”