Sağlık Gazetesi ve Sağlık Dergisi Artık Tek Platformda
Sağlık Gazetesi ve Sağlık Dergisi yenilenen dijital yapısıyla tek platformda birleşti. Güncel sağlık haberleri, röportajlar, duyurular ve dergi yayınları artık daha kolay erişilebilir.
Duyuruya Git351. Sayı
Sağlık dergimizin 351. sayısı yayınlandı! Hemen dijital olarak inceleyin.
CANLI YAYIN TAKVİMİ
ÖNE ÇIKAN RÖPORTAJLAR
“Ege’ den Türkiye’ye Uzanan Güven Yolculuğu: Biyotek Tıbbi Cihazlar”
Ziel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Sedat Akyol: “Sağlık Kuruluşlarının Her An Yanındayız”
Sedat Akyol - Ziel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü
Türkiye’de Medikal Sektörün Geldiği Nokta
Vefa Türksever - Tüm Medikalciler Platformu Başkanı
KÖŞE
Terlemeyi Durdurmak Kalıcı Çözüm mü, Sorunu Başka Bir Bölgeye Taşımak mı?
GÜNCEL HABERLER
SAĞLIK
GÖZ MUAYENESİ ALZHEİMER VE PARKİNSON HAKKINDA BİLGİ VEREBİLİYOR!
Göz hastalıklarının tanısında uzun yıllardır kullanılan Optik Koherens Tomografi (OCT) teknolojisi, son yıllarda yapay zeka destekli analizlerle birlikte yalnızca göz hastalıklarının değil, nörolojik hastalıkların erken dönem bulgularının araştırılmasında da dikkat çeken bir alan haline geldi. Alzheimer ve Parkinson hastalıklarının retina üzerinde…
SAĞLIK
PLANLI BESLENME KANSER HASTALARININ YAŞAM KALİTESİNİ ARTIRIYOR!
Kanser tanısı almak, hem fiziksel hem de psikolojik açıdan zorlayıcı bir sürecin başlangıcıdır. Bu süreçte uygulanan cerrahi, kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi ve hedefe yönelik tedaviler hastalığın kontrol altına alınmasını amaçlarken, beslenme de tedavinin en önemli destekleyici unsurlarından biri olarak öne çıkıyor. Doğru planlanmış beslenm…
SAĞLIK
YAŞLILAR KONUŞMUYOR, ŞİDDET GÖRÜNMÜYOR!
Yaşlılara yönelik şiddetin yalnızca fiziksel saldırılardan ibaret olmadığını belirten Psikoloji Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Zeynep Gümüş Demir, psikolojik baskıdan ekonomik sömürüye, cinsel istismardan ihmale kadar uzanan birçok davranışın yaşlı istismarı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Yaşlıların büyük bölümünün maruz kaldığı şiddeti …
SAĞLIK
ZAYIFLAMA İĞNELERİ HAKKINDA 10 KRİTİK BİLGİ!
Son dönemin en çok konuşulan sağlık başlıklarından biri zayıflama iğneleri. Kimileri fazla kilolarından kurtulmak için doktora başvururken, kimileri ise sağlık kontrolünden geçmeden yakın çevresinin tavsiyeleri veya sosyal medyada gördüklerinden etkilenerek bu tedaviye yöneliyor. Ancak dikkat! İç Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Alpay Medetalibeyoğlu …
DUYURULAR
SAĞLIK
OTİZMDE EN GÜÇLÜ TEDAVİ EĞİTİM!
Otizm Spektrum Bozukluğu’nun en önemli nedeninin genetik yatkınlık olduğunu belirten uzmanlar, aşıların ya da ebeveyn tutumlarının otizme neden olduğuna dair bilimsel kanıt bulunmadığını söylüyor. Otizmin ilk belirtilerinin yaşamın ilk yıllarında sosyal etkileşim ve dil gelişiminde ortaya çıktığını ifade eden Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Bir yaş civarında anlamlı sözcüklerin Otizm Spektrum Bozukluğu’nun en önemli nedeninin genetik yatkınlık olduğunu belirten uzmanlar, aşıların ya da ebeveyn tutumlarının otizme neden olduğuna dair bilimsel kanıt bulunmadığını söylüyor.Otizmin ilk belirtilerinin yaşamın ilk yıllarında sosyal etkileşim ve dil gelişiminde ortaya çıktığını ifade eden Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Bir yaş civarında anlamlı sözcüklerin başlamaması, iki yaşına gelindiğinde ise iki kelimelik anlamlı cümlelerin kurulamaması uzman değerlendirmesi gerektiren gelişimsel belirtiler arasında yer alır.” dedi. Erken tanı için gelişim basamaklarının dikkatle izlenmesi gerektiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Luş, erken tanı ve nitelikli eğitim sayesinde birçok otizmli bireyin bağımsız yaşam becerileri kazanabileceğini vurguladı.Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, Otizm Spektrum Bozukluğu’nun nedenleri, erken belirtileri, tanı süreci, doğru tedavi yaklaşımı ve erken eğitimin bireyin yaşam kalitesi üzerindeki belirleyici etkisi hakkında açıklamalarda bulundu.Otizmin en önemli nedeni genetik yatkınlık!Otizm Spektrum Bozukluğu’nun bireyin sosyal etkileşim ve iletişim becerilerinde farklılıklarla birlikte, sınırlı ilgi alanları ve tekrarlayıcı davranışlarla karakterize edilen nörogelişimsel bir durum olduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Spektrum olarak tanımlanmasının nedeni ise belirtilerin ve etkilenme düzeyinin her bireyde farklı şekillerde ortaya çıkabilmesidir.” dedi.Günümüzde yapılan bilimsel çalışmaların, otizmin ortaya çıkmasında en önemli etkenin genetik yatkınlık olduğunu gösterdiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Luş, “Genetik faktörlerin yanı sıra bazı çevresel etkenlerin de riski artırabileceği düşünülüyor. Bunlar arasında özellikle ileri baba yaşı ve buna bağlı olarak ileri anne yaşı öne çıkıyor. Geçmişte öne sürülen ‘buzdolabı anne’ olarak bilinen, ebeveyn ilgisizliğinin otizme neden olduğu görüşü ise bilimsel olarak geçerliliğini yitirdi. Benzer şekilde aşıların ya da ilaçların otizme neden olduğuna dair iddiaları destekleyen güvenilir bilimsel kanıt bulunmuyor.” şeklinde konuştu.Otizmin ilk belirtileri yaşamın ilk yıllarında sosyal etkileşimde ortaya çıkıyor!Otizmin ilk belirtilerinin çoğunlukla yaşamın ilk yıllarında sosyal etkileşim alanında ortaya çıktığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, şunları söyledi:“Yaklaşık 1-1,5 yaş döneminde çocuk, bakım veren kişiyle beklenen düzeyde iletişim kurmayabilir. Erken dönemde dikkat edilmesi gereken belirtiler arasında; ismi söylendiğinde dönüp bakmaması, göz teması kurmaması, gülümsemeye karşılık vermemesi, bakım veren kişiyle etkileşim kurmakta isteksiz olması, yaklaşık 8-10 aylık dönemde beklenen ‘ce-ee’ gibi karşılıklı oyunlara ilgi göstermemesi bulunabilir.Dil gelişimindeki gecikmeler de önemli uyarı işaretlerindendir. Bir yaş civarında anlamlı sözcüklerin başlamaması, iki yaşına gelindiğinde ise iki kelimelik anlamlı cümlelerin kurulamaması uzman değerlendirmesi gerektiren gelişimsel belirtiler arasında yer alır.”Konuşma geç başlasa da doğru eğitim ve dil terapisiyle önemli gelişmeler sağlanabilir!Konuşma becerisinin otizmli bireylerde farklı düzeylerde gelişebileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Luş, “Dil gelişiminin erken başlaması, iletişim becerilerinin ilerlemesini kolaylaştırır. İleri yaşlarda hâlâ konuşma gelişmemiş çocuklarda süreç daha zor olsa da, uygun eğitim programları ile dil ve konuşma terapisi sayesinde önemli gelişmeler sağlanabilir.” dedi.Dr. Öğr. Üyesi Luş, her çocuğun gelişim hızı ve potansiyeli farklı olduğundan, ailelerin erken dönemde uzman değerlendirmesine başvurarak bireysel eğitim planı oluşturmasının büyük önem taşıdığını ifade etti.Otizm, tek başına zihinsel yetersizlik anlamına gelmez!Otizm ile zekâ arasında doğrudan bir ilişki bulunmadığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Luş, “Otizm temel olarak sosyal iletişim alanını etkileyen nörogelişimsel bir durumdur ve tek başına zihinsel yetersizlik anlamına gelmez.” dedi.Otizmli bireylerin zekâ düzeylerinin çok farklı olabileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Luş, “Bazı bireyler üstün bilişsel becerilere sahipken, bazılarında zihinsel gelişim geriliği de tabloya eşlik edebilir. Bu nedenle her otizmli bireyin bilişsel özellikleri ayrı ayrı değerlendirilmeli.” diye konuştu.Otizm, Down sendromunda olduğu gibi belirli bir genin varlığıyla teşhis edilen bir hastalık değil!Otizmin genetik temeli güçlü olduğunun altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, şöyle devam etti:“İkiz çalışmaları ve aynı ailede birden fazla otizmli bireyin görülebilmesi bu ilişkiyi destekliyor. Günümüzde bazı genetik tarama testleri uygulanabiliyor. Ancak önemli bir noktanın altını çizmek gerekir; genetik testler tek başına otizm tanısı koydurmaz. Otizm, Down sendromunda olduğu gibi belirli bir genin varlığıyla teşhis edilen bir hastalık değildir. Tanı hâlen çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanlarının yaptığı ayrıntılı klinik değerlendirme sonucunda konulur.”Otizm için bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış temel yaklaşım eğitim!Otizmli çocukların ileride bağımsız yaşayıp yaşayamayacaklarına değinen Dr. Öğr. Üyesi Luş, “Bu konunun tek bir cevabı yok. Bağımsız yaşam becerileri; otizmin şiddetine, bireyin bilişsel özelliklerine ve aldığı eğitimin niteliğine göre değişiklik gösterir.” dedi.Dr. Öğr. Üyesi Luş, “Erken tanı alan, düzenli ve nitelikli eğitim gören, hafif düzeyde otizm spektrum bozukluğu bulunan bireylerin ilerleyen yaşlarda bağımsız yaşamalarını, eğitim hayatına devam etmelerini ve çalışma yaşamına katılmalarını sağlayacak becerileri kazanmaları mümkündür. Eğitimin temel amacı da bireyin günlük yaşam, sosyal iletişim ve bağımsızlık becerilerini en üst düzeye çıkarmaktır. Otizm için bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış temel yaklaşım eğitimdir. Bu nedenle çocuğun yalnızca bir özel eğitim kurumuna devam etmesi değil, aldığı eğitimin niteliği büyük önem taşır. Çocuğun bireysel ihtiyaçlarına uygun planlanmış, bilimsel temelli ve düzenli uygulanan eğitim programları, sosyal iletişim becerilerinin gelişmesine ve yaşam kalitesinin artmasına önemli katkı sağlar.” açıklamasını yaptı.Doğru bilgiye ulaşılması, ailelerin yaşadığı belirsizlik ve kaygının azalmasına yardımcı olur!Otizm şüphesi oluştuğunda ailelerin ilk yapması gerekenin, alanında deneyimli bir uzmandan doğru değerlendirme ve tanı almak olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, sözlerini şöyle tamamladı: “Doğru bilgiye ulaşılması, ailelerin yaşadığı belirsizlik ve kaygının azalmasına yardımcı olur. Tanının ardından çocuğun ihtiyaçlarına uygun eğitim planının oluşturulması, gerekli terapilerin başlatılması ve aileye rehberlik edilmesi sürecin en önemli basamaklarını oluşturur. Otizm tanısı alan ergenlerde de durumun uygun şekilde açıklanması ve bireyin kendi farklılığını anlaması, psikolojik uyum açısından olumlu katkılar sağlayabilir.”
SAĞLIK
DÜNYA GENELİNDE 304 MİLYON KİŞİ KRONİK HEPATİTLE YAŞIYOR
28 Temmuz Dünya Hepatit Günü kapsamında açıklamalarda bulunan İç Hastalıkları Uzm. Dr. Özgür Çağraş, hepatitin çoğu zaman belirti vermeden ilerleyebildiğine dikkat çekerek, erken tanı, aşılama ve düzenli taramaların siroz ve karaciğer kanseri gibi ciddi sonuçların önlenmesinde kritik rol oynadığını vurguluyor. Hepatitin, karaciğerin iltihaplanması anlamına geldiğini belirten İç Hastalıkları Uzm. Dr. Özgür Çağraş, hastalığın en sık 28 Temmuz Dünya Hepatit Günü kapsamında açıklamalarda bulunan İç Hastalıkları Uzm. Dr. Özgür Çağraş, hepatitin çoğu zaman belirti vermeden ilerleyebildiğine dikkat çekerek, erken tanı, aşılama ve düzenli taramaların siroz ve karaciğer kanseri gibi ciddi sonuçların önlenmesinde kritik rol oynadığını vurguluyor.Hepatitin, karaciğerin iltihaplanması anlamına geldiğini belirten İç Hastalıkları Uzm. Dr. Özgür Çağraş, hastalığın en sık görülen nedeninin virüsler olduğunu ancak bazı ilaçlar, aşırı alkol tüketimi, toksik maddeler ve otoimmün hastalıkların da hepatite yol açabileceğini söylüyor. Karaciğerin besinlerin işlenmesi, zararlı maddelerin temizlenmesi, enerji depolanması ve hayati proteinlerin üretilmesi gibi önemli görevleri bulunduğunu hatırlatan Uzm. Dr. Özgür Çağraş , “Bu nedenle karaciğerde gelişen iltihap tüm vücudu etkileyebilir. Hepatit bazen hiçbir belirti vermeden ilerleyebilir. Bu nedenle kişi yıllarca hasta olduğunu fark etmeyebilir. Ancak erken tanı konulduğunda hem tedavi başarısı artar hem de siroz ve karaciğer kanseri gibi ciddi komplikasyonların önüne geçilebilir” diyor. Hepatit B ve C kronikleşme riski taşıyor Hepatit türleri arasındaki farklara değinen Uzm. Dr. Özgür Çağraş , “Hepatit A genellikle kirli su ve gıdalar yoluyla bulaşır. Çocukluk çağında daha sık görülür ve çoğu zaman tamamen iyileşir. Kronikleşmez ve karaciğerde kalıcı hasar bırakmaz. Aşı ile büyük ölçüde önlenebilir. Hepatit B ise kan, cinsel temas ve anneden bebeğe doğum sırasında bulaşabilir. En önemli özelliği kronikleşebilmesidir. Uzun yıllar fark edilmeden ilerleyerek siroz ve karaciğer kanserine neden olabilir. Ancak etkili aşı sayesinde önlenebilen bir hastalıktır. Hepatit C de çoğunlukla kan yoluyla bulaşır. Uzun yıllar belirti vermeden ilerleyebilir ve kronikleşme riski yüksektir. Günümüzde geliştirilen yeni ilaçlarla hastaların büyük çoğunluğu tamamen tedavi edilebilmektedir. Hepatit C için henüz koruyucu bir aşı bulunmamaktadır. Toplum sağlığı açısından en önemli iki virüs Hepatit B ve Hepatit C’dir. Çünkü bu iki enfeksiyon, kronik karaciğer hastalıklarının ve karaciğer kanserinin en önemli nedenleri arasında yer almaktadır” ifadelerini kullanıyor. Aşılama ve hijyen en etkili korunma yöntemleri Hepatitin bulaşma yolları ve korunma yöntemleri hakkında bilgi veren DoktorTakvimi uzmanlarından İç Hastalıkları Uzm. Dr. Özgür Çağraş , şunları söylüyor: “Hepatit A; kirli su, iyi yıkanmamış yiyecekler ve hijyen kurallarına uyulmaması sonucu bulaşır. Hepatit B ve C ise enfekte kanla temas, steril olmayan tıbbi veya kozmetik işlemler, ortak enjektör kullanımı, korunmasız cinsel ilişki ile bulaşabileceği gibi, Hepatit B özelinde anneden bebeğe doğum sırasında da bulaşabilir. Korunmanın en etkili yolu Hepatit A ve Hepatit B aşılarının yaptırılmasıdır. Bunun yanında kişisel hijyen kurallarına dikkat edilmeli, güvenilir sağlık kuruluşları tercih edilmeli, tek kullanımlık steril malzemeler kullanılmalı, diş fırçası, tıraş bıçağı ve tırnak makası gibi kişisel eşyalar paylaşılmamalı, riskli cinsel ilişkilerden kaçınılmalı, kan ve kan ürünleri güvenilir merkezlerden temin edilmelidir. Özellikle sağlık çalışanları, diyaliz hastaları ve sık kan ürünü alan kişiler düzenli takip edilmelidir.” Sarılık ve koyu renkli idrar önemli belirtiler arasında Hepatitin bazen hiçbir belirti vermeden ilerleyebildiğini ifade eden Uzm. Dr. Özgür Çağraş , belirtiler görüldüğünde ise halsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, karnın sağ üst kısmında ağrı, ateş, kas ve eklem ağrıları, ciltte ve göz aklarında sararma, idrarın koyu renk olması ve dışkının açık renkli olmasının en sık karşılaşılan şikâyetler arasında yer aldığını belirtiyor. Uzm. Dr. Özgür Çağraş , “Bu şikâyetlerden özellikle sarılık, koyu renkli idrar veya uzun süren halsizlik geliştiğinde zaman kaybetmeden bir iç hastalıkları ya da enfeksiyon hastalıkları uzmanına başvurulmalıdır. Risk grubunda bulunan kişilerin ise herhangi bir şikâyeti olmasa bile belirli aralıklarla tarama yaptırmaları büyük önem taşır” diyor. Erken tanı tedavi başarısını artırıyor Hepatit tedavisinin hastalığın nedenine göre planlandığını belirten Uzm. Dr. Özgür Çağraş , “Hepatit A’da çoğu hastada özel bir ilaç gerekmez. Dinlenme, yeterli sıvı alımı ve destek tedavisi ile hastalık kendiliğinden düzelir. Hepatit B’de her hastaya ilaç başlanmaz. Karaciğerde hasar oluşmaya başlamış veya virüs aktif çoğalıyorsa uzun süreli antiviral tedaviler uygulanabilir. Düzenli takip bu hastalarda çok önemlidir. Hepatit C ise günümüzde ağızdan kullanılan yeni antiviral ilaçlarla büyük oranda tamamen tedavi edilebilmektedir. Bu nedenle erken tanı alan hastaların tedaviden yüz güldürücü sonuç alma şansı oldukça yüksektir. Tedavi sürecinde alkol tüketiminden kaçınılması, sağlıklı beslenme ve düzenli doktor kontrolleri tedavinin başarısını artırmaktadır” ifadelerini kullanıyor. Dünyada 304 milyon kişi kronik hepatitle yaşıyor Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre dünyada yaklaşık 254 milyon kişinin kronik Hepatit B, yaklaşık 50 milyon kişinin ise kronik Hepatit C enfeksiyonuyla yaşadığını belirten İç Hastalıkları Uzm. Dr. Özgür Çağraş , “Her yıl yaklaşık 1,3 milyon kişi viral hepatitlere bağlı siroz ve karaciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Türkiye’de özellikle çocukluk çağı aşılama programlarının başarısı sayesinde Hepatit B görülme sıklığında belirgin azalma sağlanmıştır. Buna rağmen erişkin yaş grubunda kronik Hepatit B taşıyıcılığı hâlen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Viral hepatitler sadece bireyleri değil, sağlık sistemlerini de etkileyen önemli hastalıklardır. Erken tanı konulmadığında siroz, karaciğer yetmezliği, karaciğer nakli ve kanser tedavileri gibi oldukça maliyetli sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle tarama programları ve aşılama hem insan sağlığı hem de sağlık ekonomisi açısından büyük önem taşımaktadır” diyor. Farkındalık hastalığın yayılmasını azaltıyor Toplum bilinci ve koruyucu sağlık politikalarının önemine dikkat çeken Uzm. Dr. Özgür Çağraş , “Viral hepatitlerle mücadelede en önemli silah bilgi ve farkındalıktır. Toplumun bulaşma yollarını bilmesi, aşılanmanın önemini kavraması ve risk grubundaki bireylerin düzenli tarama yaptırması hastalığın yayılmasını önemli ölçüde azaltmaktadır. Ülkemizde yürütülen çocukluk çağı Hepatit B aşı programı bunun en başarılı örneklerinden biridir. Bunun yanında güvenli kan transfüzyonu uygulamaları, steril sağlık hizmetleri, gebelerin taranması ve risk grubundaki bireylerin düzenli kontrolleri de büyük önem taşımaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, 2030 yılına kadar viral hepatitleri önemli bir halk sağlığı sorunu olmaktan çıkarmayı hedeflemektedir. Bu hedefe ulaşmanın yolu erken tanı, etkili tedavi ve güçlü koruyucu sağlık hizmetlerinden geçmektedir. Daha önce Hepatit B aşısı yaptırmamış erişkinlerin aşı durumlarını hekimleriyle birlikte değerlendirmeleri, risk grubundaki bireylerin ise Hepatit B ve Hepatit C açısından en az bir kez taranmaları önerilmektedir” şeklinde konuşuyor. Erken tanı hayat kurtarıyor 28 Temmuz Dünya Hepatit Günü dolayısıyla topluma çağrıda bulunan Uzm. Dr. Özgür Çağraş , “Karaciğerimiz sessiz çalışan ama yaşamımız için vazgeçilmez bir organdır. Hepatit ise çoğu zaman hiçbir belirti vermeden yıllarca ilerleyebilir. Bu nedenle ‘kendimi iyi hissediyorum’ demek her zaman sağlıklı olduğumuz anlamına gelmez. Unutmayalım ki hepatitlerin önemli bir kısmı aşı ile önlenebilir, bir kısmı ise erken tanı konulduğunda tamamen tedavi edilebilir. Risk grubunda olan herkesin test yaptırması ve aşı durumunu kontrol ettirmesi büyük önem taşımaktadır. 28 Temmuz Dünya Hepatit Günü vesilesiyle herkesi karaciğer sağlığını korumaya, gerekli aşılarını yaptırmaya ve düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemeye davet ediyorum. Erken tanı hayat kurtarır, korunmak ise tedaviden çok daha kolaydır” diyor.
SAĞLIK
BU 6 BELİRTİ ÇOCUKLARDA DİYABET HABERCİSİ OLABİLİR
Son yıllarda çocukluk çağı diyabetinde dikkat çekici bir artış yaşanıyor. Özellikle tip 1 diyabetin çocukluk çağında en sık görülen diyabet türü olduğunu vurgulayan uzmanlar, erken tanının hayati önem taşıdığına dikkat çekiyor. Diyabet bazen sinsi seyrederek fark edilmesi güç bir tablo oluşturabildiğinden, erken uyarı sinyallerinin bilinmesi büyük önem taşıyor. Özellikle aşırı susama, sık idrara çıkma, açıklanamayan Son yıllarda çocukluk çağı diyabetinde dikkat çekici bir artış yaşanıyor. Özellikle tip 1 diyabetin çocukluk çağında en sık görülen diyabet türü olduğunu vurgulayan uzmanlar, erken tanının hayati önem taşıdığına dikkat çekiyor. Diyabet bazen sinsi seyrederek fark edilmesi güç bir tablo oluşturabildiğinden, erken uyarı sinyallerinin bilinmesi büyük önem taşıyor. Özellikle aşırı susama, sık idrara çıkma, açıklanamayan kilo kaybı ve halsizlik gibi belirtiler diyabetin ilk işaretleri arasında yer alabiliyor. Çocuk Endokrinoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Elif Söbü, çocuklarda diyabetin belirtileri ve tedavi süreci hakkında bilgi verdi.Her yıl 2 bin 500 çocuk diyabet tanısı alıyorÇocukluk çağındaki diyabet vakalarının yüzde 95’inden fazlasını tip 1 diyabet oluşturmaktadır. Bu hastalık, pankreastaki insülin üreten beta hücrelerinin bağışıklık sistemi tarafından hasara uğratılması sonucu ortaya çıkar. Toplumda yaygın olarak bilinen tip 2 diyabetten farklı bir mekanizmaya sahip olan tip 1 diyabet, çocuklarda görülen diyabet vakalarının büyük çoğunluğunu oluşturur.Dünya genelinde 20 yaş altındaki yaklaşık 1,5 milyon çocuk ve ergen, tip 1 diyabetle yaşamını sürdürmektedir. Türkiye’de ise yaklaşık 45-50 bin çocuk ve ergen tip 1 diyabetlidir ve her yıl yaklaşık 2 bin- 2 bin 500 çocuk yeni tanı almaktadır. Son yıllarda yayımlanan bilimsel raporlar da hem dünyada hem de ülkemizde çocukluk çağı diyabetinin giderek arttığını ortaya koymaktadır.Bu 6 belirti diyabetin ilk sinyali olabilirDiyabet bazen sinsi ilerleyebilir ve belirtiler başlangıçta gözden kaçabilir. Bu nedenle çocuklarda diyabetin en sık görülen belirtilerini tanıma, erken tanı ve tedavi sürecinde önemli avantaj sağlayabilir. Bu belirtiler aileler için önemli bir uyarı niteliği taşıyabilir:Bu belirtilerin bir arada görülmesi durumunda vakit kaybetmeden bir hekime başvurulmalıdır. Erken tanı sayesinde diyabetik ketoasidoz gibi hayatı tehdit edebilen ciddi tabloların önüne geçilebilir.Aileler kendilerini suçlamamalı ancak bilinçli davranmalıTanı sonrasında ailelerin en sık sorduğu sorulardan biri, “Acaba yanlış bir şey mi yaptık?” olur. Ancak ailelerin bunu bilmesi gerekir ki; tip 1 diyabet; fazla şeker tüketimi, stres, yanlış beslenme veya ebeveyn hatalarından kaynaklanan bir hastalık değildir. Tip 1 diyabetin kesin nedeni bugün hala tam olarak bilinmemektedir. Günümüzde hastalığı tamamen önlemenin veya ortadan kaldırmanın bir yolu bulunmasa da erken tanı, düzenli takip ve bilimsel tedavi yaklaşımları sayesinde çocuklar son derece sağlıklı ve aktif bir yaşam sürdürebilmektedir.Diyabetli çocuklara “arkadaşım diyabet” bakış açısı kazandırılmalıÇocukların diyabete uyum sağlamasında kullanılan en güçlü yaklaşımlardan biri “arkadaşım diyabet” bakış açısıdır. Günümüzde çocuklara ve ailelere önerdiğimiz bu yaklaşım, diyabeti bir düşman olarak görmek yerine onunla yaşamayı öğrenmektir. Diyabeti doğru yönetildiğinde yaşamın bir parçası hâline gelen bir yol arkadaşı olarak görmek, hem çocukların hem de ailelerin psikolojik yükünü önemli ölçüde azaltmaktadır. Düzenli kan şekeri takibi, doğru insülin kullanımı, teknolojik cihazlardan etkin yararlanma ve pozitif yaklaşım sayesinde çocuklar özgüvenlerini koruyarak sosyal yaşamlarına rahatlıkla devam edebilmektedir.Teknolojik gelişmeler tedaviyi kolaylaştırıyorSon yıllarda diyabet tedavisinde yaşanan teknolojik gelişmeler çocukların yaşam kalitesini önemli ölçüde artırmıştır. Sürekli glikoz ölçüm sistemleri (CGM), insülin pompaları ve hibrit kapalı döngü sistemleri sayesinde kan şekeri kontrolü daha güvenli ve daha başarılı şekilde sağlanabilmektedir. Bu teknolojiler sayesinde çocuklarda kan şekeri dalgalanmaları azalmakta, hipoglisemi riski düşmekte, gece takipleri de daha güvenli hale gelmektedir. Çocuklar okul, spor ve sosyal yaşamlarına daha rahat uyum sağlamaktadır.Doğru yönetilen diyabet çocuğun geleceğini kısıtlamazÇocukluk çağı diyabeti konusunda toplumun her kesiminde farkındalığın artırılması önemlidir. Ailelerin erken belirtileri tanıması, düzenli sağlık kontrollerini aksatmaması ve bilimsel tedavi yöntemlerinden yararlanması sayesinde diyabetli çocuklar sağlıklı, üretken ve mutlu bireyler olarak yaşamlarını sürdürebilir. Unutulmamalıdır ki, diyabet tanısı bir son değil; doğru bilgi, güçlü aile desteği, deneyimli sağlık ekipleri ve güncel teknolojilerle başarıyla yönetilebilen bir yaşam yolculuğudur. İyi yönetilen diyabet, çocukların büyüme ve gelişimini olumsuz etkilemez. Kan şekeri kontrolü iyi olan çocuklar eğitim hayatlarına, spor faaliyetlerine ve sosyal yaşamlarına yaşıtlarıyla aynı şekilde devam edebilmektedir.
SAĞLIK
BOYUNDAKİ AĞRISIZ ŞİŞLİK İLK SİNYALİ OLABİLİR!
Boynunuzda fark ettiğiniz küçük ve ağrısız bir şişlik, sesinizdeki inatçı bir kısıklık ya da yutkunurken yaşadığınız güçlük… Çoğu zaman önemsenmeyen bu belirtiler, boynun ön ve orta kısmında yer alan tiroit bezindeki kanserin ilk sinyalleri olabilir. Erken evrede çoğunlukla hiçbir belirti vermeyen tiroit kanserinde iyi haber ise görüntüleme yöntemlerinin yaygın kullanımı sayesinde bu bezdeki en küçük Boynunuzda fark ettiğiniz küçük ve ağrısız bir şişlik, sesinizdeki inatçı bir kısıklık ya da yutkunurken yaşadığınız güçlük… Çoğu zaman önemsenmeyen bu belirtiler, boynun ön ve orta kısmında yer alan tiroit bezindeki kanserin ilk sinyalleri olabilir. Erken evrede çoğunlukla hiçbir belirti vermeyen tiroit kanserinde iyi haber ise görüntüleme yöntemlerinin yaygın kullanımı sayesinde bu bezdeki en küçük değişikliklerin dahi erken dönemde fark edilebilmesi. Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. İldem Deveci, tiroit kanserlerinde erken evrede tanı konulan hastalarda sağkalım oranlarının oldukça yüksek olduğunu vurgulayarak, “Erken tanı için özellikle risk grubunda yer alan kişilerin düzenli kontrollerini ihmal etmemesi ve boyun bölgesinde fark ettikleri değişiklikleri ciddiye alarak bir uzmana başvurması büyük önem taşımaktadır” diyor.Dünyada görülme sıklığı en hızlı artan kanser türü ama…Tiroit, boynun ön kısmında yer alan ve vücudun metabolizma hızını düzenleyen hormonların üretiminden sorumlu olan önemli bir salgı bezi. Hormonal etkenler, baş-boyun bölgesine uygulanan radyoterapi öyküsü, çevresel radyasyon maruziyeti ya da genetik yatkınlık nedeniyle tiroit bezi hücrelerinde kontrolsüz çoğalmalar oluşabiliyor. Tiroit kanserlerinin dünyada en hızlı artış gösteren kanser türleri arasında yer aldığına dikkat çeken Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. İldem Deveci, “Dünya genelinde her yıl yaklaşık 600 bin yeni tiroit kanseri vakası tanı alırken, Türkiye’de bu sayı yıllık ortalama 30 bine ulaşmaktadır. Ancak bu artışın önemli nedenlerinden biri, rutin muayene ve check-up uygulamalarının yaygınlaşmasıdır. Bununla birlikte ultrason gibi görüntüleme yöntemlerinin daha sık kullanılması da henüz belirti vermeyen küçük tümörlerin daha erken evrede saptanabilmesini sağlamaktadır” ifadelerini kullanıyor.Ağrısız şişlik ilk işaret olabilirTiroit kanserleri en sık 20-60 yaş aralığında görülüyor. Kadınlarda erkeklere göre yaklaşık 4 kat daha fazla rastlanıyor. Prof. Dr. İldem Deveci, bunun en önemli sebebinin üreme çağındaki kadınlarda östrojen hormonunun tiroit dokusu üzerindeki etkileri olduğunu belirtiyor. Tiroit kanserlerinin genelde erken dönemde belirti vermediğini, sadece görüntüleme yöntemleriyle tespit edilebildiğini ifade eden Prof. Dr. İldem Deveci, “Ancak kanser büyüdükçe en sık boyundaki orta hatta ele gelen ya da gözle görülebilen şişlikler oluşturmaktadır. Bu şişlikler çoğu zaman ağrısız ve sert yapıdadır. Kanser büyüdükçe çevre dokuları da etkileyerek ses kısıklığı, yutma güçlüğü ve boğaz ağrısına neden olabilir. Lenf nodlarına da metastaz yaparak boyun yan taraflarında da şişlik oluşturabilir” diyor.Ailede tiroit hastalığı varsa, dikkat!Tiroit kanserlerine karşı riskli grupta bulunan kişilerin düzenli doktor kontrolünden geçmesinin önemine dikkat çeken Prof. Dr. İldem Deveci, “Özellikle ailesinde tiroit hastalığı ve otoimmün hastalığı olanların, daha önce baş veya boyun bölgesine ışın tedavisi almış olanların, hamilelerin, iyot eksikliği sık rastlanan bölgelerde yaşayanların ve 35 yaş üstü kadınların rutin muayene olması son derece önemlidir” diye konuşuyor.Tiroit kanserlerinde tanı sürecinin çoğu zaman muayene sırasında tiroit nodülü veya boyun lenf bezlerinde şüpheli bulguların saptanmasıyla başladığını söyleyen Prof. Dr. İldem Deveci, “Şüpheli nodüllerde ultrason eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılarak alınan örnekler patolojik olarak değerlendirilir ve kesin tanıya ulaşılır. Gerektiğinde kan tetkikleri, genetik incelemeler ile bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme gibi ek yöntemlerden de tanı ve tedavi planlamasında yararlanılabilir” diyor.Tiroit bezinin tümü alınmayabiliyor!Tüm kanser türlerinde olduğu gibi tiroit kanserlerinde de erken tanı ile tedavideki başarı oranının yükseldiğinin altını çizen Prof. Dr. İldem Deveci, “Erken evrede yakalanan ve tedavi edilen vakalarda sağkalım oranları oldukça yüksektir. Erken evrede yakalandığında kanser için tiroit bezinin tümü alınmadan sadece kanserli tarafın alındığı kısmi cerrahilerin de yapılması mümkün olabilmektedir. Bu sayede hastaların ömür boyu hormon ilacı kullanma ihtiyaçları ortadan kalkabilmektedir. Erken evre vakalarda ameliyat sonrası kemoterapi ve radyo aktif iyot tedavisi olarak bilinen atom tedavisi gibi ek tedavilere de çoğunlukla ihtiyaç olmamaktadır” diyor.Tiroit kanserinde temel tedavi cerrahiTiroit kanserlerinde temel tedavi yöntemini cerrahi oluşturuyor. Hastalığın evresine göre yalnızca kanserli bölümün çıkarılması yeterli olabilirken, bazı hastalarda tiroit bezinin tamamının alınması gerekebiliyor. Boyun lenf bezlerine yayılım saptanması durumunda ise aynı operasyon sırasında bu dokular da temizleniyor. Tedavide amaçlarının tümörlü dokuyu tamamen ortadan kaldırırken hastanın yaşam kalitesini korumak olduğunu belirten Prof. Dr. İldem Deveci, “Tiroit kanserlerinde cerrahi planlama hastalığın evresine ve yayılım durumuna göre kişiye özel olarak yapılmaktadır. Hastalarımızın büyük bölümü ameliyattan sonra 1-2 gün içerisinde taburcu olmakta ve yaklaşık bir hafta içinde günlük yaşamlarına dönebilmektedir” diyor. Prof. Dr. Deveci, hastalığın evresine göre cerrahi sonrasında radyoaktif iyot tedavisi veya diğer ek tedavilere ihtiyaç duyulabileceğini belirtiyor.
SAĞLIK
PSİKOLOJİK OLARAK KUSURSUZ GÖRÜNME ÇABASI YENİ BİR BASKI YARATIYOR
Psikolojiye ilişkin bilgi ve kavramların günlük yaşamda daha görünür hale gelmesi, bireylerin kendilerini ve ilişkilerini daha yakından tanımalarına katkı sağlıyor. Ancak son yıllarda artan psikolojik farkındalık, beraberinde yeni bir baskıyı da getiriyor. Birçok kişi artık duygularını da sürekli değerlendirme eğilimi gösteriyor. Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram’a göre bu durum, bireylerin duygularıyla kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor Psikolojiye ilişkin bilgi ve kavramların günlük yaşamda daha görünür hale gelmesi, bireylerin kendilerini ve ilişkilerini daha yakından tanımalarına katkı sağlıyor. Ancak son yıllarda artan psikolojik farkındalık, beraberinde yeni bir baskıyı da getiriyor. Birçok kişi artık duygularını da sürekli değerlendirme eğilimi gösteriyor. Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram’a göre bu durum, bireylerin duygularıyla kurduğu ilişkiyi dönüştürüyor ve zamanla psikolojik olarak kusursuz görünme çabasını besliyor.Sosyal medya, kişisel gelişim içerikleri ve psikoloji alanındaki bilgiye erişimin artmasıyla birlikte sınır koymak, duygusal regülasyon, bağlanma stili ve sağlıklı iletişim gibi kavramlar günlük hayatın önemli parçaları haline geldi. Bu gelişme birçok açıdan olumlu sonuçlar yaratırken, bazı bireylerde sürekli kendini gözlemleme ve değerlendirme alışkanlığını da güçlendiriyor. Kişi yalnızca ne hissettiğine odaklanmakla kalmıyor, hissettiği duygunun ne kadar doğru olduğunu da sorguluyor. Zamanla duygular doğal bir deneyim olmaktan uzaklaşıp yönetilmesi gereken süreçler gibi algılanmaya başlıyor.Psikolojik Farkındalık Yerini Sürekli Kendini Analiz Etme Döngüsüne BırakabiliyorKendini tanımak ve duyguların farkında olmak psikolojik iyi oluşun önemli bileşenleri arasında yer alıyor. Ancak bazı durumlarda farkındalık, kişinin kendisini sürekli değerlendirdiği bir öz denetim mekanizmasına dönüşebiliyor. Özellikle sosyal medyada yaygınlaşan psikoloji içerikleri, bireylerin her duygu ve davranışlarına anlam yükleme eğilimini artırabiliyor. Yaşadığı her duygunun nedenini bulmaya çalışan bireylerin zaman zaman duyguyu deneyimlemekten çok onu çözümlemeye odaklandığını belirten Sevilay Abudaram, bu sürecin kişinin iç dünyasıyla kurduğu doğal ilişkiyi zorlaştırarak zihinsel yorgunluğu da arttırdığını da belirtiyor. Abudaram’a göre, duyguların anlaşılması kadar hissedilmesi de psikolojik süreçlerin önemli bir parçası olarak öne çıkıyor.Duygular Yaşanmaktan Çok Yönetilmeye ÇalışılıyorGünümüzde birçok insan iyi görünmenin yanı sıra duygusal olarak olgun, sakin ve kontrollü görünmeye de önem veriyor. Sevilay Abudaram , çatışmalarda ölçülü davranmanın, duygularını yönetebilmenin ve sağlıklı iletişim kurabilmenin değerli beceriler arasında yer aldığını fakat bu yaklaşımın zaman zaman görünmez bir performans baskısı yaratabildiğini vurguluyor. Özellikle bireyler ilişkilerinde kırıldıklarında, hayal kırıklığı yaşadıklarında ya da öfkelendiklerinde bu duyguları ifade etmek yerine onları filtrelemeye çalışabiliyor. Sürekli dengeli kalma isteğinin kişinin gerçek duygularını geri plana itebileceğine dikkat çeken Abudaram, bireylerin zaman zaman yaşadıkları duyguları anlamaya çalışmak yerine onları kontrol etmeye ve bastırmaya yönelebildiğini belirtiyor. Bu durumun kişinin kendi ihtiyaçlarını fark etmesini zorlaştırabileceğini ifade eden Abudaram, duygulara alan açmanın sağlıklı ilişkiler ve güçlü bir öz farkındalık için önemli olduğunu vurguluyor.“Duygularımızı Sürekli Kontrol Etmeye Çalışmak Kendimizden Uzaklaştırabiliyor”Son yıllarda psikoloji alanındaki bilgiye erişimin artmasının, insanların kendilerini daha iyi tanımalarına katkı sağladığını ifade eden Çift Terapisti Dr. Psk. Sevilay Abudaram, “Ancak bazı kişiler için bu süreç, sürekli kendini değerlendirme ve denetleme alışkanlığına dönüşebiliyor. Birçok insan yaşadığı duyguyu deneyimlemek yerine onu ne kadar doğru yaşadığını sorguluyor. Öfke hissettiğinde bunu bastırmaya çalışıyor, kırıldığında bunu göstermemeyi tercih ediyor, hayal kırıklığı yaşadığında güçlü görünmeye odaklanıyor. Oysa öfke, üzüntü, kırgınlık ve belirsizlik insan deneyiminin doğal parçaları arasında yer alıyor. Psikolojik dayanıklılık, duyguları kontrol altında tutma çabasından çok onları fark etme, kabul etme ve sağlıklı biçimde ifade edebilme kapasitesiyle güçleniyor. İnsanların kendilerine kusursuz olma hedefi koymaları, zamanla kendi duygularından uzaklaşmalarına neden olabiliyor. Ruh sağlığını destekleyen en önemli unsurlardan biri, insan olmanın getirdiği tüm duygulara alan açabilmekten geçiyor.” açıklamasında bulundu.
SAĞLIK
BAZI KANSER İLAÇLARI KALPTE YÜZDE 20’YE VARAN YAN ETKİLERE YOL AÇABİLİYOR
Bazı kanser tedavileri yalnızca tümörleri değil, kalp sağlığını da etkileyebiliyor. Bu nedenle kanser tedavisi sürecinde kalbin korunması ve olası risklerin erken dönemde tespit edilmesi büyük önem taşıyor. Onkokardiyolojinin kanser hastalarının kalp sağlığını korumayı amaçlayan, onkoloji ve kardiyoloji uzmanlık alanlarını bir araya getiren bir tıp dalı olduğundan bahseden Girişimsel Kardiyolog ve Onko-Kardiyoloji Bölümü Kurucusu Prof. Dr. Bazı kanser tedavileri yalnızca tümörleri değil, kalp sağlığını da etkileyebiliyor. Bu nedenle kanser tedavisi sürecinde kalbin korunması ve olası risklerin erken dönemde tespit edilmesi büyük önem taşıyor. Onkokardiyolojinin kanser hastalarının kalp sağlığını korumayı amaçlayan, onkoloji ve kardiyoloji uzmanlık alanlarını bir araya getiren bir tıp dalı olduğundan bahseden Girişimsel Kardiyolog ve Onko-Kardiyoloji Bölümü Kurucusu Prof. Dr. Ertan Ökmen, “Bu alanın temel amacı, kalp sağlığını koruyarak hastaların kanser tedavilerini kesintisiz ve güvenli şekilde tamamlayabilmelerini sağlamak” açıklamasında bulundu.Onkokardiyoloji kanser tedavisi sırasında ortaya çıkabilecek kalp sorunlarını önlemeyi, erken dönemde tespit etmeyi ve yönetmeyi amaçlar. Bazı kanser ilaçlarının kalpte yüzde 10 ila yüzde 20 oranında yan etkiye yol açabildiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Girişimsel Kardiyolog ve Onko-Kardiyoloji Bölümü Kurucusu Prof. Dr. Ertan Ökmen, “Yaklaşık 8-10 yıllık bir geçmişe sahip olan bu alana duyulan ihtiyaç da giderek artıyor, kanser tedavilerinin kalp üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılmasıyla birlikte önem kazanıyor. Geçmişte ihtiyaç halinde hastalar onkologlar tarafından kardiyologlara yönlendirilirken, bugün onkokardiyoloji sayesinde hastalar henüz kalp sorunları gelişmeden değerlendiriliyor. Böylece olası kalp problemleri erken dönemde ele alınarak kanser tedavilerinin kesintiye uğramadan sürdürülmesi hedefleniyor” dedi.Riskli hastaların belirlenmesi tedavinin devamlılığı için kritikHer kanser hastasında kalp sağlığıyla ilgili bir sorun ortaya çıkmasa da bazı hasta gruplarında tedavi sürecinde kalp problemleri gelişme riski bulunduğuna dikkat çeken Ökmen, “Bu nedenle riskli hastaların erken dönemde belirlenmesi ve düzenli takip edilmesi kıymetli. Amacımız; kalp krizi, kalp yetmezliği veya pıhtı oluşumu gibi sorunlar gelişmeden gerekli önlemleri alarak kanser tedavisinin sekteye uğramamasını sağlamak” şeklinde konuştu.Riskli hasta grubunun başında daha önce bypass operasyonu geçirmiş, kalp yetmezliği bulunan, kalp krizi geçirmiş ya da koroner stent uygulanmış kişiler geldiğini sözlerine ekleyen Ökmen, “Ayrıca, daha önce yaşanan herhangi bir kalp hastalığı söz konusu olmasa bile alınan kemoterapi veya diğer kanser tedavileri nedeniyle kalbi etkilenebilecek hastalar da risk altında kabul ediliyor. Bu nedenle onkologların tanı ve tedavi planlama sürecinde hastanın kalp hastalığı öyküsünü, aile hikayesini ve mevcut risk faktörlerini değerlendirmesi şart” dedi.
SAĞLIK
TAVİ TEDAVİSİ HASTALARA YENİ BİR NEFES SUNUYOR
Kalp kapak hastalıkları özellikle ileri yaşlarda sık görülürken, nefes darlığı, çabuk yorulma, göğüs ağrısı ve bayılma gibi şikayetlerle yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor. Uzun yıllar boyunca aort kapağı darlığının temel tedavisi açık kalp ameliyatıyken son yıllarda geliştirilen yeni yöntemler sayesinde uygun hastalar için ameliyatsız seçenekler de öne çıkıyor. Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Kalp kapak hastalıkları özellikle ileri yaşlarda sık görülürken, nefes darlığı, çabuk yorulma, göğüs ağrısı ve bayılma gibi şikayetlerle yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor. Uzun yıllar boyunca aort kapağı darlığının temel tedavisi açık kalp ameliyatıyken son yıllarda geliştirilen yeni yöntemler sayesinde uygun hastalar için ameliyatsız seçenekler de öne çıkıyor. Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Yücel Karabay, Transkateter Aort Kapak İmplantasyonu (TAVİ) yönteminin, çoğu zaman kasık damarından ilerletilen ince kateterler aracılığıyla yeni kapağın yerleştirilmesine olanak tanıdığını belirterek “Bu sayede uygun hastalarda göğüs kemiğini açmadan aort kapağı değişimi gerçekleştirebiliyoruz. Bir zamanlar yalnızca açık kalp ameliyatı ile tedavi edilebilen aort kapağı darlığı, günümüzde birçok hasta için çok daha konforlu seçeneklerle tedavi edilebiliyor. TAVİ yöntemi, özellikle ileri yaş grubundaki hastalara yeniden rahat nefes alabilme, yürüyebilme ve günlük yaşamlarına bağımsız şekilde devam edebilme fırsatı sunuyor” dedi.Aort Kapağı Darlığı Sinsi İlerleyebiliyorİleri yaşla birlikte vücudumuzdaki birçok yapı gibi kalp kapaklarımızın da zamanla yıprandığını söyleyen Prof. Dr. Can Yücel Karabay “Özellikle kalpten çıkan temiz kanın tüm vücuda dağıtılmasını sağlayan aort kapağında gelişen kireçlenme ve sertleşme, kan akımını zorlaştırır ve kalbin daha fazla çalışmasına neden olur. Bu süreç yıllar içerisinde ilerler ve çoğu zaman ilk belirtiler yavaş yavaş ortaya çıkar. Hastalar başlangıçta yalnızca biraz daha çabuk yorulduklarını düşünür. Daha önce rahatlıkla çıkılan merdivenler zor gelmeye başlar, kısa yürüyüşlerde nefes nefese kalınır. Bazı kişiler göğüste baskı hissinden yakınırken, bazı hastalarda baş dönmesi veya bayılma atakları görülebilir” dedi.Belirtileri Yaşlanmanın Doğal Sonucu SanmayınBu belirtilerin çoğu zaman yaşlanmanın doğal sonucu sanıldığını söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Can Yücel Karabay “Birçok hastamız nefes darlığını veya efor kapasitesindeki azalmayı yaşına bağlıyor. Oysa bunlar ciddi kapak hastalığının ilk belirtileri olabilir. Erken tanı koyduğumuz hastalarda hem tedavi seçeneklerimiz artıyor hem de hastalarımızın yaşam kalitesini belirgin şekilde iyileştirebiliyoruz. Kalp kapağı hastalıklarında erken tanı hayat değiştirir. Şikâyetler başladığında zaman kaybetmeden bir uzmana başvurmak gerekir. Günümüzde elimizde son derece etkili tedavi seçenekleri var ve uygun hastalarda çok başarılı sonuçlar elde ediyoruz” diye konuştu.Her Hastanın Açık Kalp Ameliyatına İhtiyacı OlmayabilirGeçmişte aort kapağı darlığının temel tedavisinin açık kalp ameliyatı olduğunu sözlerine ekleyen Prof. Dr. Can Yücel Karabay “Açık cerrahi bugün hala birçok hasta için önemli bir seçenek olmaya devam ediyor. Ancak tıptaki gelişmeler sayesinde artık her hastanın büyük bir ameliyat geçirmesi gerekmiyor. Özellikle ileri yaş grubundaki veya ek sağlık sorunları bulunan hastalar için daha konforlu alternatifler bulunuyor. Son yıllarda kardiyolojideki en önemli gelişmelerden biri TAVİ yöntemi oldu. Bu işlemde yeni kalp kapağı, çoğu zaman kasık damarından ilerletilen ince kateterler yardımıyla kalbe ulaştırılıyor ve hastalıklı kapağın içerisine yerleştiriliyor. Göğüs kemiğinin açılmasına gerek kalmaması, özellikle ileri yaş grubundaki hastalar açısından önemli bir avantaj sağlıyor” dedi.Prof. Dr. Karabay’a göre TAVİ, günümüzde aort kapağı darlığının tedavisinde kullanılan en gelişmiş teknolojilerden biri. “Son yıllarda kapak sistemlerinde ve görüntüleme teknolojilerinde çok önemli ilerlemeler yaşandı. Bugün kullandığımız sistemler sayesinde işlemleri çok daha güvenli ve başarılı şekilde gerçekleştirebiliyoruz” dedi.TAVİ Sonrasında Hastalar Hızlı İyileşiyorHastaların önemli bir kısmının işlemden sonraki gün ayağa kalkabildiğini söyleyen Prof. Dr. Can Yücel Karabay, “Genellikle birkaç gün içerisinde taburcu oluyorlar ve çoğu hasta yaklaşık üç gün sonra günlük yaşam rutinine geri dönebiliyor. Özellikle işlem öncesinde nefes darlığı nedeniyle günlük aktivitelerini yapmakta zorlanan kişilerdeki değişim gerçekten çok yüz güldürücü oluyor” dedi.Her hasta için en doğru tedavi yönteminin aynı olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Karabay, “Karar süreci yalnızca tek bir doktorun görüşüyle değil, kardiyologlar, kalp damar cerrahları ve görüntüleme uzmanlarının birlikte yer aldığı ‘Kalp Ekibi’ tarafından yürütülüyor. Ekokardiyografi, bilgisayarlı tomografi ve diğer gerekli incelemeler sonrasında hastaya en uygun yaklaşım belirleniyor” diye konuştu.
SAĞLIK
SÜREKLİ YORGUN HİSSETMENİZİN NEDENİ: METABOLİK JET LAG
Birçoğumuz kilo almaktan veya hastalanmaktan korunmak için sadece “ne yediğimize” dikkat ediyor, ancak porsiyonlar kadar hayati olan başka bir detayı gözden kaçırıyoruz: “Saat kaçta yiyoruz?”. Vücudumuzun içinde acıkmamızdan uykumuza, tansiyonumuzdan bağışıklık sistemimize kadar her şeyi tıkır tıkır yöneten gizli ve çok hassas biyolojik bir saat bulunduğunu söyleyen Acıbadem Life Danışmanı, Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi, Birçoğumuz kilo almaktan veya hastalanmaktan korunmak için sadece “ne yediğimize” dikkat ediyor, ancak porsiyonlar kadar hayati olan başka bir detayı gözden kaçırıyoruz: “Saat kaçta yiyoruz?”. Vücudumuzun içinde acıkmamızdan uykumuza, tansiyonumuzdan bağışıklık sistemimize kadar her şeyi tıkır tıkır yöneten gizli ve çok hassas biyolojik bir saat bulunduğunu söyleyen Acıbadem Life Danışmanı, Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Murat Baş, “Gece geç saatlerde atıştırmak, düzensiz uyumak veya sürekli ekran başında sabahlamak bu saatin ayarını tamamen bozuyor. Tıpkı kıtalararası uzun uçak yolculuklarından sonra yaşanan “jet lag” gibi metabolizmada da jet lag şoku yaşatıyor. Bu yüzden ne yediğimiz değil; ne zaman yediğimiz, uyuduğumuz ve hareket ettiğimiz de sağlığımızı doğrudan belirliyor” diyor. Prof. Dr. Baş, bu iç saati doğru kurmanın 3 önemli vaktini işaret ediyor.Vücut Saatiniz Bozulduğunda Sadece Enerjiniz Değil, Sağlığınız da Tükeniyor!Vücudumuz, milyarlarca yıllık evrimle şekillenmiş hassas bir biyolojik saate sahip. Bu saat yalnızca uyku ve uyanıklığı değil; açlık, tokluk, kan şekeri, tansiyon, bağışıklık sistemi ve hatta ruh halimizi bile belirli saatlere göre düzenliyor. Beyindeki “süprakiyazmatik çekirdek” adı verilen küçük bir bölgenin bu saatin merkezi olarak görev yaptığını belirten Prof. Dr. Murat Baş , “Ancak karaciğer, bağırsak, pankreas ve yağ dokusu gibi organların her birinin de kendi iç ritmi vardır. Tüm bu saatler birbiriyle ve dış dünyayla uyum içinde çalıştığında beden sağlıklı işler. Peki ya bu uyum bozulursa? Uçakla uzun mesafe kat etmenin yarattığı şaşkınlık hepimize tanıdıktır; beden sabah olduğunu söylerken çevre gece ya da tam tersini anlatır. Araştırmacılar benzer bir bozukluğun, uçağa binmeden de sürekli yaşanabildiğini gösteriyor. Gece vardiyasında çalışmak, geç saatlere kadar ekrana bakmak, öğün atlayıp gece yemek yemek veya her gün farklı saatlerde uyumak gibi etkenler biyolojik saatimizi aynı şekilde alt üst ediyor. Bu duruma bilim insanları “metabolik jet lag” adını veriyor” diyor.Sadece Yorgunluk Değil: Uzun Vadeli Sağlık RiskleriAraştırmalar, “metabolik jet lag”ın basit bir yorgunluktan çok daha derin izler bıraktığını ortaya koyuyor. Vücudun ritmi bozulduğunda kan şekerini düzenleyen mekanizmaların da sekteye uğradığını ifade eden Prof. Dr. Murat Baş , “İnsülin hassasiyeti azalıyor, pankreas gereğinden fazla çalışmak zorunda kalıyor ve zamanla tip 2 diyabet riski belirgin biçimde yükseliyor. Gece vardiyasında çalışan bireylerde bu risk özellikle yüksek saptanmış” ifadelerini kullanıyor.Kalp Krizi, Felç, Ritim Bozukluğu…Kalp sağlığı açısından da tablonun endişe verdiğine dikkat çeken Prof. Dr. Murat Baş, “Sağlıklı bir bireyde tansiyon geceleri düşer, sabah ise kontrollü biçimde yükselir. Biyolojik saat bozukluğu bu koruyucu ritmi ortadan kaldırıyor; kalp krizi, felç ve ritim bozukluğu risklerini artırıyor. Araştırmalar ayrıca kronik ritim bozukluğunun karaciğerde yağ birikimine, kötü kolesterol (LDL) düzeyinin yükselmesine ve bağışıklık sisteminin kronik düşük dereceli bir iltihap içinde kalmasına yol açtığını gösteriyor. Uzun dönemde bu tablo metabolik sendrom olarak bilinen obezite, yüksek tansiyon, yüksek şeker ve bozuk kolesterol birlikteliğine dönüşebilir” diyor.Mikrobiyotanın Da Bir Saati Var!Kronik ritim bozukluğunun dikkat, hafıza ve zihinsel esnekliği olumsuz etkilemesinin yanı sıra depresyon ve kaygı bozukluğu riskini de artırdığını vurgulayan Prof. Dr. Murat Baş ayrıca bağırsak mikrobiyotasının da günlük bir ritme sahip olduğunu ve bu ritmin bozulmasının sindirim sorunlarına, bağırsak geçirgenliğinin artmasına ve sistemik iltihaplanmaya kapı araladığına dikkat çekiyor.Bu 3’ünün Zamanlamasına Dikkat!Biyolojik saatin yeniden düzenlenebileceğini belirten Prof. Dr. Murat Baş , “Üstelik bunun için ilaç gerekmiyor; esas mesele, günlük alışkanlıkları biyolojik ritimle uyumlu hale getirmek” diyerek 3 basit ama önemli maddeyi sıralıyor;Bilimin artık sadece ne yediğimizin değil, ne zaman yediğimizin, uyuduğumuzun ve hareket ettiğimizin de bir o kadar önemli olduğunu söylediğini ifade eden Prof. Dr. Murat Baş, “Araştırmacılar, vücut saatiyle uyumlu yaşamanın metabolik hastalıkları önlemede en güçlü ve en erişilebilir araçlardan biri olduğu sonucuna varıyor” ifadelerini kullanıyor.
SAĞLIK
TÜRK GÖZ DOKTORLARININ CANLI CERRAHİ DENEYİMİ DÜNYAYA ULAŞTI
Türk Oftalmoloji Derneği’nin Ankara Bilkent Şehir Hastanesi iş birliği ile gerçekleştirdiği 10’uncu Canlı Cerrahi Sempozyumu kapsamında 4 gün boyunca 70 göz ameliyatı yapıldı. Sempozyumda göz hekimlerinin yaptığı ameliyatlar canlı olarak 50 ülkede yayınlandı. 11 -14 Haziran tarihleri arasında düzenlenen sempozyum, katılan bin 500 göz hekimi ve 50 ülkeye yapılan canlı yayınları çevrim içi olarak izleyen bin Türk Oftalmoloji Derneği’nin Ankara Bilkent Şehir Hastanesi iş birliği ile gerçekleştirdiği 10’uncu Canlı Cerrahi Sempozyumu kapsamında 4 gün boyunca 70 göz ameliyatı yapıldı.Sempozyumda göz hekimlerinin yaptığı ameliyatlar canlı olarak 50 ülkede yayınlandı. 11 -14 Haziran tarihleri arasında düzenlenen sempozyum, katılan bin 500 göz hekimi ve 50 ülkeye yapılan canlı yayınları çevrim içi olarak izleyen bin 500 kişi olmak üzere 3 binden fazla kişi tarafından takip edildi. Ameliyatlarda göz hekimi ve sağlık personeli olarak toplam 250 kişi görev alarak 70 hastanın göz sağlığına kavuşmasını sağladı.Türkiye’deki göz doktorlarını temsil eden tek dernek olan Türk Oftalmoloji Derneği, ülkemizdeki göz hekimlerinin mesleki gelişimlerini sağlamak amacıyla dünya standartları kalitesinde etkinlik ve eğitim organizasyonları düzenlemeyi sürdürüyor. Canlı Cerrahi Sempozyumu, Türk Oftalmoloji Derneği’nin her yıl düzenlediği Ulusal Kongre’den sonra en önemli ve en çok ilgi gören toplantısı haline geldi. Göz doktorlarının bilgi birikimi ve tecrübelerini paylaşmalarına imkan tanıyan sempozyum kapsamında 11 -14 Haziran tarihleri arasında T.C. Sağlık Bakanlığı Ankara Bilkent Şehir Hastanesi iş birliği ile farklı konularda 70 ameliyat yapıldı. Ameliyatlar canlı yayınla yüksek çözünürlüklü olarak JW Marriott Otel ve Kongre Merkezi toplantı salonundakatılımcılar ve çevrimiçi olarak yurtdışından katılan göz hekimleri tarafından izlendi.Ameliyatlar canlı olarak 50 ülkede yayınlandıTürk Oftalmoloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Kıvanç Güngör , “Bu yıl düzenlenen TOD 10’uncu Canlı Cerrahi sempozyumu T.C. Sağlık Bakanlığı Ankara Bilkent Şehir Hastanesi ev sahipliğinde gerçekleştirildi.Canlı cerrahi sempozyumları yalnızca ameliyatların izlendiği etkinlikler değil, cerrahi deneyimlerin aktarıldığı önemli eğitim platformları. Sempozyumda göz hekimlerimizin yaptığı ameliyatlar canlı olarak 50 ülkede yayınlandı. Amerika, Japonya, Avustralya, Hindistan, Peru, Şili, Kolombiya, İspanya, Almanya ve İngiltere’nin de aralarında bulunduğu birçok ülkeden göz hekimleri sempozyumu takip etti. Türk göz hekimleri hem cerrahi uygulamalarıyla hem bilimsel yaklaşımlarıyla hem de inovasyonlarıyla çok üst düzey noktalara ulaştı.” açıklamasını yaptı.Prof. Dr. Kıvanç Güngör, açıklamasına şöyle devam etti. “Farklı dallarda 4 gün süren bir Canlı Cerrahi Sempozyumu göz hastalıkları alanında başka bir ülkede yok, o yüzden dünyada benzeri olmayan bir çalışma gerçekleştiriyoruz. Yurt içinden yaklaşık bin 500, yurtdışından da yine bin 500 yabancı göz hekimi tarafından takip edilen ameliyatlarda 250 sağlık personeli görev aldı. Her bir ameliyat yalnızca teknik yönleriyle değil, karar süreçleri ve klinik gerekçeleriyle de konferans salonunda interaktif olarak değerlendirildi. Üstün cerrahi bilgi, tecrübe ve teknolojinin varlığında hekimlerimize eğitim fırsatı verildi. Eş zamanlı olarak uluslararası yayın da yapıyoruz. 50 ülkeden bin 500 katılımcı bizi çevrim içi izliyor. Ülkemizin geldiği noktada cerrahimizin üstünlüğü, Türk hekimlerinin yaptığı başarılı ameliyatların yurt dışına aktarılması ve onların da eğitimi açısından çok önemli”Dünya kalitesinde sempozyum Prof. Dr. Kıvanç Güngör hem teknik özellikleri hem canlı yayın kalitesi hem de yapılan ameliyatların çeşitliliği ve zorluk derecesi gibi pek çok öne çıkan özellikleriyle yüksek standartlarda, dünyada benzeri olmayan bir Canlı Cerrahi Sempozyumu düzenlediklerini sözlerine ekleyerek şöyle konuştu: Canlı cerrahi uygulamaları için hastanelerini tahsis eden başta T.C. Sağlık Bakanlığı Ankara Bilkent Şehir Hastanesi Koordinatör Başhekimi Prof.Dr. Levent Öztürk olmak üzere Genel Hastane Başhekimi Doç. Dr. Osman İnan, Eğitim Sorumlusu Prof. Dr. Özlem Evren Kemer ve İdari Sorumlu Prof. Dr. Yasin Toklu’ya; yöneticilerimiz ve çalışanlarına, hemşire, teknisyen ve personeline, TOD birimleri aktif üyesi olarak cerrahi yapan ve katılan tüm göz hekimi meslektaşlarımın her birine teşekkür ediyorum. Baştan sona dünya standartlarında bir sempozyum olması için çalışıyoruz. Etkinliğimiz hem yurtiçinden hem de yurtdışından her yıl büyük ilgi görüyor. Her geçen yıl yurtdışı katılımı artıyor. ”