Kadın doğum pratiğinde en çok tartışılan malpraktis başlıklarından Down sendromlu doğum dosyaları, Türkiye Klinikleri TV’de yayınlanan Doktor Savunma programının gündeminde yer aldı.
Kadın hastalıkları ve doğum alanında malpraktis davalarının
en tartışmalı başlıklarından biri olan Down sendromlu doğum dosyaları, Türkiye
Klinikleri TV’de gerçekleştirilen canlı yayında tüm yönleriyle ele alındı.
Türkiye Klinikleri TV ekranlarında yayınlanan programda,
Yargıtay’ın son kararları ışığında aydınlatma ve onam kavramları, hekim
sorumluluğunun sınırları ve kadın doğum pratiğinde artan hukuki riskler masaya
yatırıldı. Canlı yayında izleyicilerden gelen sorular da yanıtlandı.
Programa; Av. Ayşe Gül Hanyaloğlu, Av. Ayşe Acar Yücel,
Prof. Dr. Sevtap Hamdemir Kılıç, Op. Dr. Kuzey Çelik, Op. Dr. Güray Ünlü ve Op.
Dr. Yusuf Yılmaz katıldı.
Yayında, aydınlatmanın nasıl ve kime yapılması gerektiği,
yazılı onam–dijital onam tartışmaları ile emsal yargı kararları örnek davalar
üzerinden değerlendirildi.
“Davaların yüzde
32’si kadın doğum alanında”
Canlı yayında konuşan Av. Ayşe Gül Hanyaloğlu, 2010–2024
yılları arasındaki kendi bürolarının dava verileri üzerinden yapılan
incelemelerde, yaklaşık 3 bin 500 dosya değerlendirildiğini belirterek, kadın
hastalıkları ve doğum alanının davalarda yüzde 32’lik oranla ilk sırada yer
aldığını söyledi.
Kadın doğumu sırasıyla genel cerrahi, plastik cerrahi ve göz
hastalıklarının izlediğini aktaran Hanyaloğlu, özellikle cerrahi branşların
ciddi bir baskı altında olduğuna dikkat çekti.
Kadın doğum alanında Down sendromu dosyalarında belirgin bir
artış yaşandığını vurgulayan Hanyaloğlu, bu davaların başlangıçta pilot davalar
olarak açıldığını, ancak özellikle 2010’lu yılların başında açılan dosyalarda
olumsuz kararlar çıktığını ifade etti.
En sık dava nedenleri
omuz distosisi ve nörolojik hasarlar
Kadın doğum branşında en sık karşılaşılan dava nedenlerini
de paylaşan Hanyaloğlu; omuz distosisi ve brakial pleksus yaralanmaları,
nörolojik hasarlı bebekler, serebral palsi nedeniyle açılan davalar, yabancı
cisim unutulması, tüp ligasyonu ve gebelik takibinde uzuv eksikliğinin tespit
edilememesi gibi başlıkların öne çıktığını aktardı. Bu davalardan çıkan
sonuçların branşın geleceği açısından ciddi anlamlar taşıdığını ifade etti.
Sahadan gözlemlerini de paylaşan Hanyaloğlu, kadın doğum
hekimlerinin mesleki varoluşlarını sorgulamaya başladığını, hukuki risk
algısının ciddi biçimde arttığını ve malpraktisin kaçınılmaz bir mesleki risk
gibi algılanmaya başladığını söyledi. Bu algının, hekim kusuru olmamasına
rağmen kusursuz sorumluluk varmış gibi bir tablo yarattığını belirten
Hanyaloğlu, bunun branşın itibarı, sürdürülebilirliği, defansif tıp uygulamaları
ve tükenmişlik sendromu ile branştan uzaklaşma eğilimlerini artırdığına dikkat
çekti.
Hekim sorumluluğu ne
zaman başlar?
Hekim sorumluluğunun sınırlarına da değinen Hanyaloğlu,
sorumluluğun hasta–hekim ilişkisinin kurulduğu anda başladığını vurguladı.
Hekimin yalnızca telefonla verdiği bilginin dahi bu ilişkiyi
başlatabileceğini belirten Hanyaloğlu, ilk temastan itibaren özen
yükümlülüğünün devreye girdiğini ifade etti.
Özen yükümlülüğü
nasıl değerlendiriliyor?
Özen yükümlülüğünün hukuk tarafından nasıl ele alındığını
açıklayan Hanyaloğlu, hukukun öncelikle güncel tıp kurallarına uygun
hareket edilip edilmediğine baktığını söyledi.
Hastanın özgür iradesiyle karar verebilmesi için gerekli
aydınlatmanın yapılıp yapılmadığı, bu aydınlatmanın zamanında gerçekleştirilip
gerçekleştirilmediği, komplikasyonların fark edilerek müdahale edilip
edilmediği, gerekli konsültasyonların alınıp alınmadığı ve hasta kayıtlarının
düzenli ve eksiksiz tutulup tutulmadığının değerlendirildiğini aktardı.
Hukuka uygun tıbbi müdahalenin ne olduğuna Hanyaloğlu,
bunları; uygun tıbbi endikasyonun varlığı, müdahalenin hekimin uzmanlık
alanı içinde olması ve hastanın yeterli şekilde aydınlatılarak özgür iradesiyle
onam vermesi şeklinde sıraladı.
Bu çerçevenin sağlanması hâlinde, hukukun tıbbi müdahaleyi
hukuka uygun kabul ettiğini ifade etti.
İmza yeterli değil
Aydınlatma ve onam kavramlarının sıklıkla karıştırıldığına
dikkat çeken Hanyaloğlu, aydınlatmanın sözlü bir süreç olduğunu ve hekimin
aktif yükümlülüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.
Aydınlatmanın, hastanın bilgi alma hakkının bir parçası olduğunu ve onamın ön
koşulu olduğunu belirten Hanyaloğlu, yalnızca imza almanın yeterli olmadığını,
öncesinde mutlaka sözlü bir aydınlatma sürecinin yürütülmesi gerektiğini
vurguladı.
“Yazılı onam,
aydınlatmanın yerine geçmez”
Yazılı onamın aydınlatmanın yerine geçemeyeceğini vurgulayan
Hanyaloğlu, yazılı belgelerin yalnızca bir ispat aracı olduğunu, hukukun esas
olarak sürecin nasıl yürütüldüğüne baktığını ifade etti. Bu nedenle en kritik
noktanın, aydınlatma sürecinin nasıl ispat edileceği olduğunu belirtti.
Hanyaloğlu’nun bilgilendirmelerinin ardından emsal yargı
kararları ele alındı ve izleyicilerden gelen sorular yanıtlandı.
"Rüzgar,
hekimler lehine yön değiştirdi"
Av. Ayşe Gül Hanyaloğlu ve Av. Ayşe Acar Yücel, programına
ilişkin değerlendirmelerine, Hanyaloğlu
& Acar Hukuk Bürosu’nun internet sitesinde yer verdi.
Yapılan değerlendirmede, son dönemdeki yüksek yargı
kararlarının, özellikle hasta kayıtlarını düzenli tutan ve hasta ile kurduğu
iletişimi dosyasına doğru şekilde yansıtan hekimler lehine hukuki rüzgârın yön
değiştirdiğini gösterdiği vurgulandı.
Malpraktis davalarından ağır ve öngörülemez sonuçlar
doğmadan çıkmanın mümkün olduğuna dikkat çekilen açıklamada, bunun yolunun
defansif tıbba sığınarak meslekten uzaklaşmak olmadığı ifade edildi. Aksine,
hukukun çizdiği “güvenli alan” içinde kalarak kayıt tutma disiplininin mesleki
bir refleks hâline getirilmesinin önemine işaret edildi.
Açıklamada, “Hukukta ‘söz uçar, yazı kalır’; ancak bu
yazı her zaman hastanın imzası olmak zorunda değildir. Hekimin özenli,
kişiselleştirilmiş ve zamanında tuttuğu notlar da hukuken hayat kurtarır.” ifadelerine
yer verildi.
Kaynak: Medimagazin