Prof. Dr. Aydan Biri, Down sendromu taramasının kesin tanı değil bir risk hesabı sunduğunu vurgulayarak, “Yüksek risk kesin hastalık, düşük risk ise kesin sağlık anlamına gelmez.” dedi.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı, Perinatoloji Uzmanı, Tıbbi Biyoloji ve Genetik Doktoru Prof. Dr. Aydan Biri, prenatal tarama ve tanıda Down sendromuna ilişkin değerlendirmede bulundu.
Prof.
Dr. Biri açıklamasında, gebeliğin insan genomunun son derece karmaşık biçimde
yeniden düzenlendiği bir biyolojik süreç olduğunu vurguladı.
Bu
süreçte ortaya çıkabilen ve günümüzde tıbben tanımlanmış majör genetik
hastalıkların, canlı doğumların yaklaşık yüzde 2–3’ünü oluşturduğunu belirten
Prof. Dr. Biri, bu oranın üç ana başlık altında toplandığını ifade etti.
Prof.
Dr. Biri, ilk grubu tek gen (monojenik) hastalıklarının oluşturduğunu
belirterek, bugün klinik olarak tanımlanmış yaklaşık 7 bin tek gen hastalığı
bulunduğunu söyledi. Kistik fibrozis, spinal müsküler atrofi (SMA), orak hücre
anemisi ve talasemilerin bu gruba giren en bilinen hastalıklar olduğunu
kaydetti.
İkinci
grubu ise kromozomal anomalilerin oluşturduğunu dile getiren Prof.
Dr. Biri, sayısal (trizomiler, monozomiler) ve yapısal (delesyon, duplikasyon,
translokasyon) kromozom bozukluklarının bu başlık altında yer aldığını
belirtti. Down sendromunun (Trizomi 21), Trizomi 18 (Edwards sendromu) ve
Trizomi 13’ün (Patau sendromu) sayısal anomalilere; Cri du Chat sendromunun ise
yapısal delesyonlara örnek olduğunu ifade etti.
Üçüncü
grupta ise submikroskopik kopya sayısı değişikliklerinin (CNV) yer
aldığını belirten Prof. Dr. Biri, geleneksel kromozom analizleriyle
saptanamayan bu küçük genetik kayıp veya kazanımların mikrodelesyon ve
mikroduplikasyonlar şeklinde görüldüğünü, DiGeorge sendromunun (22q11.2
delesyonu) buna tipik bir örnek olduğunu söyledi.
Prenatal dönemde saptanması mümkün
olmayan durumlar da var
Prof.
Dr. Aydan Biri, güçlü genetik bileşenlere sahip bazı nörogelişimsel durumların
ise rutin prenatal tarama kapsamında yer almadığını vurguladı. Otizm Spektrum
Bozukluğu’nun yaklaşık her 100 canlı doğumda bir görüldüğünü ve çoklu gen-çevre
etkileşimlerine dayanan kompleks bir bozukluk olduğunu belirten Biri, bu
örneğin, genetik yatkınlığı olmasına rağmen prenatal dönemde günümüz
imkânlarıyla saptanması mümkün olmayan pek çok durumun varlığını gösterdiğini
ifade etti.
Bu
nedenle yüzde 2–3’lük genetik hastalık oranının, insan genomundaki tüm olası
varyasyonların yalnızca bugün tanımlanabilen kısmına işaret ettiğini söyleyen
Prof. Dr. Biri, yaklaşık 20–23 bin protein kodlayan genin DNA’nın yalnızca
yüzde 1–2’sini oluşturduğunu, geri kalan büyük genomik alanın düzenleyici
işlevleri ve epigenetik mekanizmalar hakkında bilginin halen sınırlı olduğunu
vurguladı. Bu durumun, henüz klinik tanımı yapılamayan çok sayıda genetik
hastalık olabileceği anlamına geldiğini ifade etti.
“Hiçbir prenatal değerlendirme her şeyi
görmeyi vaat edemez”
Prof.
Dr. Biri, prenatal genetik değerlendirmenin hiçbir zaman “her şeyi görme” ya da
“tüm riskleri dışlama” iddiası taşıyamayacağını vurgulayarak, günümüz tıbbının
bir bebeğin genetik açıdan tamamen sağlıklı olduğunu garanti edemeyeceğini
söyledi. Yapılabilenin yalnızca bilinen ve taraması mümkün olan sınırlı
sayıdaki durum için bir olasılık tahmini sunmak olduğunu belirtti.
Down sendromu neden taramanın
merkezinde?
Prof.
Dr. Aydan Biri, bu geniş genetik spektrum içinde prenatal tarama programlarının
en uzun süredir ve en yaygın şekilde Down sendromuna odaklandığını belirtti.
Bunun
nedenlerini; Down sendromunun majör otozomal trizomiler arasında en yüksek
yaşam oranına sahip olması, toplumda görece sık görülmesi ve tarama için istatistiksel
olarak anlamlı, maliyet-etkin algoritmaların geliştirilebilmiş olması olarak
sıraladı.
Türkiye’de
artan ileri anne yaşı ile birlikte teorik riskin daha da yükseldiğini ifade
etti.
“Taramanın amacı tanı koymak değil”
Prenatal
Down sendromu taramasının temel amacının tanı koymak olmadığını vurgulayan
Prof. Dr. Biri, bu taramaların aileyi bir olasılık hakkında
bilgilendirmeyi, gebelik ve doğum sürecine ilişkin kararlarını verebilmesi için
zemin hazırlamayı ve gerekli görüldüğünde kesin tanı testlerini önermeyi
hedeflediğini söyledi.
Bu
nedenle prenatal taramanın zorunlu bir işlem değil, aileye sunulan bir
bilgilendirme ve seçenek olduğunu vurguladı. Ailelerin testi yaptırmama hakkına
da sahip olduğunu belirtti.
“Yüksek risk” ve “düşük risk” ne
anlama geliyor?
Prenatal
tarama testlerinin kesin tanı koymadığını vurgulayan Prof. Dr. Biri, birinci
trimester kombine test, ikinci trimester taramaları ve Non-invazif Prenatal
Test’in yalnızca istatistiksel bir olasılık hesabı sunduğunu söyledi.
Yüksek
risk sonucunun (Örneğin 1/100), fetüste Down sendromu olasılığının arttığını
gösterdiğini ancak kesin tanı anlamına gelmediğini belirten Biri, bu gruptaki
gebeliklerin önemli bir kısmında bebeklerin sağlıklı doğduğunu ifade etti.
Yüksek risk sonucunun tanı testlerini gerektirdiğini, bu testlerin ise
olasılığı kesinleştirmek veya dışlamak için yapıldığını kaydetti.
Düşük
risk sonucunun (1/10.000) ise olasılığın azaldığını gösterdiğini ancak
sıfırlamadığını vurgulayan Prof. Dr. Biri, nadiren de olsa düşük risk grubunda
Down sendromu saptanabileceğini belirtti. Bu nedenle düşük riskin de mutlak bir
güvence olarak sunulmaması gerektiğini ifade etti.
Prof.
Dr. Biri, “Özetle: Yüksek risk, "kesin hastalık" demek değildir.
Düşük risk, "kesin sağlık" anlamına gelmez.” ifadelerini kullandı.
Ayrıntılı ultrasonun yeri
Ayrıntılı
ultrasonun prenatal Down sendromu taramasında ikincil ve tamamlayıcı bir role
sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Biri, “Biyokimyasal veya NIPT gibi tarama
testlerinin aksine, ultrasonografi sonuçları yüksek derecede subjektif ve
operatör bağımlıdır. Görüntü kalitesi, fetal pozisyon, gebelik haftası,
kullanılan cihazın teknolojik kapasitesi ve en önemlisi incelemeyi yapan
hekimin deneyimi ve yorumu, sonucu doğrudan etkiler.” dedi.
Down
sendromu ile ilişkili bazı yumuşak belirteçlerin sağlıklı fetüslerde de
görülebileceğini belirten Biri, “Ancak bunların tanı değeri sınırlıdır ve
sıklıkla sağlıklı fetüslerde de izlenebilir. Bu nedenle, izole ultrason
bulguları Down sendromu tanısı koydurmaz. Ayrıntılı ultrason, daha çok yapısal
anomalilerin değerlendirilmesinde ve tarama testi sonuçlarıyla birlikte klinik
karara destek olmak için kullanılır. Tarama algoritmaları içindeki
istatistiksel ağırlığı, diğer tarama yöntemlerine kıyasla oldukça düşüktür.”
şeklinde konuştu
"Bilimsel doğruluk, etik
sorumluluk ve doğru iletişim birlikte yürümeli"
Prof.
Dr. Biri, prenatal Down sendromu taramasının, genetik değerlendirme sürecinin
ne kadar karmaşık olduğunu gösterdiğini belirterek, mevcut sistemin yalnızca en
sık görülen ve taraması mümkün olan durumlar için bir olasılık sunduğunu ifade
etti.
Bu
sürecin sağlıklı işlemesi için hekimin tıbbın sınırlarını bilmesi, mutlak
garantiler veren bir dilden kaçınması ve aile otonomisini merkeze alan bir
yaklaşım benimsemesi gerektiğini vurguladı.
Prof.
Dr. Aydan Biri sözlerini şöyle noktaladı:
“Down
sendromu taramasında, bilimsel doğruluk, etik sorumluluk ve doğru iletişim
birlikte yürütülmediği sürece, elde edilen teknik bilginin klinik ya da insani
bir karşılığı olamaz
Prenatal
tarama sürecinin sağlıklı işleyişinin temelinde, hekimin bilgilendirme
sorumluluğu ile ailedeki karar verme hakkı ve sorumluluğu arasındaki dengeli iş
bölümü yatar.
Bu
süreçte hekimin rolü, mevcut tıbbi bilgiyi tarafsız, anlaşılır ve eksiksiz bir şekilde
sunmaktır. Tarama ve tanı testlerinin neyi gösterip neyi gösteremeyeceğini,
"risk" kavramının gerçek anlamını, testlerin olası fayda ve
sınırlarını açıklamak hekimin görevidir. Hekim, bir rehber ve danışman olarak
aileyi aydınlatır.
Ancak,
"yapılacak mı, yapılmayacak mı?", "hangi test seçilecek?"
veya "çıkan sonuç karşısında hangi yol izlenecek?" gibi tüm kişisel
ve ailesel değerleri ilgilendiren nihai kararlar, tamamen ailenin sorumluluğu
ve hakkıdır. Bu, bilgilendirilmiş onamın özüdür. Aile, kendi inançları, değer
yargıları, yaşam koşulları ve risk algısı doğrultusunda hareket etme
özgürlüğüne sahiptir.
Bu
nedenle, etik ve iyi bir klinik uygulama, hekimin "karar verici"
değil, "bilgilendirici" konumunda kalarak, ailenin kendi adına özerk
karar verebilme gücünü güvence altına almasıyla mümkündür. Nihayetinde,
sonuçları yaşayacak ve yönetecek olan ailedir; dolayısıyla seçim yapma yetkisi
de onlara aittir. Bu ortaklık, tıbbi bilginin saygı ve güven çerçevesinde,
insani değerlerle buluştuğu zemini oluşturur.”
Kaynak: Medimagazin