Skip to content
  • 10.06.2026
  • Künye
  • Iletisim
  • Gizlilik

Sağlık Gazetesi

Günlük Sektörel Haberler

  • Anasayfa
  • Teknoloji
  • Gündem
  • Kamu
  • Ekonomi
  • Bilim
  • Eğitim
  • İnsan Kaynakları Duyuruları
Sağlık Ekonomisi

Kamu Kaynakları Kimin İçin Harcanıyor?

10.06.2026

 

Bir devletin gücü yalnızca bütçesinin büyüklüğüyle değil, o bütçeyi nasıl kullandığıyla ölçülür. Çünkü kamu kaynakları herhangi bir kurumun, yöneticinin veya siyasi yapının değil; milletin ortak emanetidir.

 

Bu nedenle kamu adına yapılan her harcamanın şeffaf, denetlenebilir, rekabete açık ve hesap verebilir olması gerekir. Kamu İhale Kanunu’nun temel amacı da budur. Kamu kaynaklarının etkin kullanılmasını sağlamak, fırsat eşitliğini korumak ve kamu alımlarında rekabet ortamı oluşturmaktır.

 

Ancak son yıllarda uygulamalara baktığımızda farklı bir tablo ile karşılaşıyoruz.

 

Bakanlıklar, bağlı kuruluşlar, üniversiteler, kamu iktisadi işletmeleri ve çeşitli kamu kurumları kendi satın alma sistemlerini oluşturmakta, kendi tedarikçi ağlarını belirlemekte ve zaman zaman kamuoyunun yeterince erişemediği yöntemlerle mal ve hizmet alımları gerçekleştirmektedir.

 

Elbette mevzuatın tanıdığı istisnalar ve özel uygulamalar vardır. Ancak ortada cevabı verilmesi gereken temel bir soru bulunmaktadır:

 

Eğer kamu alımları zaten şeffaf ve rekabetçi şekilde yürütülüyorsa, neden giderek daha fazla kurum kendi özel satın alma mekanizmalarını kurma ihtiyacı duymaktadır?

 

Daha da önemlisi, neden bazı kurumlar alımlarının mümkün olan en geniş kitleye duyurulmasını istememektedir?

 

1993 yılından bu yana sağlık sektöründe kamu alım ilanlarını ücretsiz olarak yayımlayan ve sektörün içinde bulunan biri olarak yıllardır aynı tabloyu gözlemliyorum. Kamu kurumlarının daha fazla firmaya ulaşmasını sağlayacak ilanların paylaşılmasına karşı mesafeli duran uygulamalarla hâlâ karşılaşabiliyoruz.

 

Oysa rekabetin olduğu yerde kamu kazanır.

 

Daha fazla firmanın haberdar olduğu bir alım sürecinde fiyatlar düşer, kalite yükselir ve kamu kaynakları daha verimli kullanılır.

 

Bilginin sınırlandığı, katılımın daraldığı ortamlarda ise doğal olarak şu soru ortaya çıkar:

 

Gerçekten kamu yararı mı korunuyor, yoksa belirli çevrelerin avantaj elde ettiği bir yapı mı oluşuyor?

 

Bu noktada sıkça dile getirilen bir başka gerekçe karşımıza çıkıyor:

 

“Yerli üretimi desteklemek.”

 

Bugün birçok kamu kurumu ve kamu iktisadi işletmesi, oluşturduğu özel satın alma modellerini yerli üretimi destekleme gerekçesiyle savunmaktadır. İlk bakışta son derece doğru ve milli bir hedef gibi görünmektedir.

 

Ancak uygulamalara bakıldığında söylemler ile sonuçlar arasında ciddi soru işaretleri ortaya çıkmaktadır.

 

Sektörlerde faaliyet gösteren birçok yerli üretici benzer bir durumdan şikâyet etmektedir. Yerli üreticiye sürekli olarak daha düşük fiyat baskısı uygulanırken, bazı ithal ürünlerin veya yabancı sermayeli şirketlerin ürünlerinin farklı avantajlarla satın alındığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.

 

Yerli üreticiye “daha ekonomik vermelisin” denilirken, yabancı ürünlerde aynı hassasiyetin gösterilip gösterilmediği kamuoyu tarafından net olarak görülememektedir.

 

Oysa yerli üretim yalnızca bugünkü fiyat meselesi değildir.

 

Yerli üretim; istihdamdır.

 

Yerli üretim; teknoloji geliştirmektir.

 

Yerli üretim; vergi geliridir.

 

Yerli üretim; ekonomik bağımsızlıktır.

 

Bir ülke kendi üreticisini sürekli fiyat baskısı altında tutarken ithal ürünleri farklı mekanizmalarla avantajlı hale getiriyorsa, uzun vadede üretimi değil ithalatı büyütür.

 

İthalat büyüdükçe dışa bağımlılık artar.

 

Dışa bağımlılık arttıkça ekonomik kırılganlık derinleşir.

 

Bu nedenle kamu alımlarında yalnızca fiyat değil; yerlilik oranı, teknoloji katkısı, Ar-Ge kapasitesi, istihdam etkisi ve ülkeye sağlanan katma değer de değerlendirilmelidir.

 

Ancak meselenin bir başka boyutu daha vardır.

 

O da siyaset ile ticaret arasındaki ilişkidir.

 

Demokratik sistemlerde insanların siyaset yapması son derece doğaldır. Siyaset toplumun yönetimine katkı sunmanın meşru yollarından biridir.

 

Fakat toplumda yıllardır tartışılan bir konu vardır:

 

Siyaseti hizmet için yapanlarla, siyaseti yatırım olarak görenler aynı değildir.

 

Bir kısım insan ülkesine hizmet etmek için siyasetle ilgilenirken, bir kısım insan siyaseti gelecekte elde edilebilecek ekonomik, ticari veya bürokratik fırsatların kapısı olarak görebilmektedir.

 

Bugün kamu kurumlarının yönetim kadrolarına bakıldığında geçmişte milletvekili aday adaylığı yapmış, belediye başkan adaylığına talip olmuş, siyasi partilerde çeşitli görevlerde bulunmuş çok sayıda kişinin önemli pozisyonlarda yer aldığı görülmektedir.

 

Elbette siyasi geçmiş tek başına bir kişinin görev yapmasına engel değildir.

 

Ancak kamuoyunun sorması gereken soru şudur:

 

Bir göreve yapılan atamada belirleyici unsur bilgi, tecrübe ve uzmanlık mı; yoksa siyasi bağlantılar mı?

 

Kamu yönetiminde esas olan liyakattir.

 

Çünkü kamu kurumları siyasi ödüllendirme mekanizmaları değil, millet adına hizmet üreten yapılardır.

 

Aynı durum kamu alımları için de geçerlidir.

 

Dünyanın birçok ülkesinde seçim kampanyalarının finansmanı, siyasi destekler ve ekonomik çıkar ilişkileri uzun yıllardır tartışılan konular arasında yer almaktadır.

 

Toplumda oluşan algı şudur:

 

Siyasete yapılan bazı destekler, seçim sonrasında ekonomik avantaj beklentisine dönüşebilmektedir.

 

Bu algının doğru ya da yanlış olması kadar önemli olan bir başka konu vardır.

 

Kamuoyunun buna inanıyor olması.

 

İşte bu nedenle gelişmiş demokrasilerde şeffaflık, etik kurallar, çıkar çatışmasının önlenmesi ve bağımsız denetim mekanizmaları büyük önem taşımaktadır.

 

Çünkü kamu yönetiminde yalnızca adaletin sağlanması yetmez.

 

Adaletin görülebilir olması da gerekir.

 

Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey daha fazla istisna değil, daha fazla şeffaflıktır.

 

Daha fazla kapalı sistem değil, daha fazla rekabettir.

 

Daha fazla siyasi veya ekonomik ayrıcalık değil, daha fazla liyakattir.

 

Daha fazla ithalat değil, daha güçlü yerli üretimdir.

 

Ve en önemlisi, kamu kaynaklarının hangi yöntemle, kimler tarafından ve hangi ölçütlerle harcandığının millet tarafından görülebilmesidir.

 

Çünkü kamu kaynaklarının gerçek sahibi devleti yönetenler değil, millettir.

 

Sorulması gereken soru ise son derece nettir:

 

Kamu kaynakları gerçekten kamu yararı için mi kullanılıyor; yoksa sistem, şeffaflığın azaldığı ölçüde belirli çevrelerin daha fazla avantaj elde edebildiği bir yapıya mı dönüşüyor?

 

Bu sorunun cevabı yalnızca kamu alımlarının değil, Türkiye’nin demokrasi, kalkınma, üretim ve kurumsal güven geleceğinin cevabıdır.

 

Sağlıklı günler dilerim…

Sağlık Ekonomisi

 

Copyright © 2022 Saglik Gazetesi