Bir devletin gücü yalnızca bütçesinin büyüklüğüyle değil, o bütçeyi
nasıl kullandığıyla ölçülür. Çünkü kamu kaynakları herhangi bir kurumun,
yöneticinin veya siyasi yapının değil; milletin ortak emanetidir.
Bu nedenle kamu adına yapılan her harcamanın şeffaf, denetlenebilir,
rekabete açık ve hesap verebilir olması gerekir. Kamu İhale Kanunu’nun temel
amacı da budur. Kamu kaynaklarının etkin kullanılmasını sağlamak, fırsat
eşitliğini korumak ve kamu alımlarında rekabet ortamı oluşturmaktır.
Ancak son yıllarda uygulamalara baktığımızda farklı bir tablo ile
karşılaşıyoruz.
Bakanlıklar, bağlı kuruluşlar, üniversiteler, kamu iktisadi işletmeleri
ve çeşitli kamu kurumları kendi satın alma sistemlerini oluşturmakta, kendi
tedarikçi ağlarını belirlemekte ve zaman zaman kamuoyunun yeterince erişemediği
yöntemlerle mal ve hizmet alımları gerçekleştirmektedir.
Elbette mevzuatın tanıdığı istisnalar ve özel uygulamalar vardır. Ancak
ortada cevabı verilmesi gereken temel bir soru bulunmaktadır:
Eğer kamu alımları zaten şeffaf ve rekabetçi şekilde yürütülüyorsa,
neden giderek daha fazla kurum kendi özel satın alma mekanizmalarını kurma
ihtiyacı duymaktadır?
Daha da önemlisi, neden bazı kurumlar alımlarının mümkün olan en geniş
kitleye duyurulmasını istememektedir?
1993 yılından bu yana sağlık sektöründe kamu alım ilanlarını ücretsiz
olarak yayımlayan ve sektörün içinde bulunan biri olarak yıllardır aynı tabloyu
gözlemliyorum. Kamu kurumlarının daha fazla firmaya ulaşmasını sağlayacak
ilanların paylaşılmasına karşı mesafeli duran uygulamalarla hâlâ
karşılaşabiliyoruz.
Oysa rekabetin olduğu yerde kamu kazanır.
Daha fazla firmanın haberdar olduğu bir alım sürecinde fiyatlar düşer,
kalite yükselir ve kamu kaynakları daha verimli kullanılır.
Bilginin sınırlandığı, katılımın daraldığı ortamlarda ise doğal olarak
şu soru ortaya çıkar:
Gerçekten kamu yararı mı korunuyor, yoksa belirli çevrelerin avantaj
elde ettiği bir yapı mı oluşuyor?
Bu noktada sıkça dile getirilen bir başka gerekçe karşımıza çıkıyor:
“Yerli üretimi desteklemek.”
Bugün birçok kamu kurumu ve kamu iktisadi işletmesi, oluşturduğu özel
satın alma modellerini yerli üretimi destekleme gerekçesiyle savunmaktadır. İlk
bakışta son derece doğru ve milli bir hedef gibi görünmektedir.
Ancak uygulamalara bakıldığında söylemler ile sonuçlar arasında ciddi
soru işaretleri ortaya çıkmaktadır.
Sektörlerde faaliyet gösteren birçok yerli üretici benzer bir durumdan
şikâyet etmektedir. Yerli üreticiye sürekli olarak daha düşük fiyat baskısı
uygulanırken, bazı ithal ürünlerin veya yabancı sermayeli şirketlerin
ürünlerinin farklı avantajlarla satın alındığı yönünde değerlendirmeler
yapılmaktadır.
Yerli üreticiye “daha ekonomik vermelisin” denilirken, yabancı
ürünlerde aynı hassasiyetin gösterilip gösterilmediği kamuoyu tarafından net
olarak görülememektedir.
Oysa yerli üretim yalnızca bugünkü fiyat meselesi değildir.
Yerli üretim; istihdamdır.
Yerli üretim; teknoloji geliştirmektir.
Yerli üretim; vergi geliridir.
Yerli üretim; ekonomik bağımsızlıktır.
Bir ülke kendi üreticisini sürekli fiyat baskısı altında tutarken ithal
ürünleri farklı mekanizmalarla avantajlı hale getiriyorsa, uzun vadede üretimi
değil ithalatı büyütür.
İthalat büyüdükçe dışa bağımlılık artar.
Dışa bağımlılık arttıkça ekonomik kırılganlık derinleşir.
Bu nedenle kamu alımlarında yalnızca fiyat değil; yerlilik oranı,
teknoloji katkısı, Ar-Ge kapasitesi, istihdam etkisi ve ülkeye sağlanan katma
değer de değerlendirilmelidir.
Ancak meselenin bir başka boyutu daha vardır.
O da siyaset ile ticaret arasındaki ilişkidir.
Demokratik sistemlerde insanların siyaset yapması son derece doğaldır.
Siyaset toplumun yönetimine katkı sunmanın meşru yollarından biridir.
Fakat toplumda yıllardır tartışılan bir konu vardır:
Siyaseti hizmet için yapanlarla, siyaseti yatırım olarak görenler aynı
değildir.
Bir kısım insan ülkesine hizmet etmek için siyasetle ilgilenirken, bir
kısım insan siyaseti gelecekte elde edilebilecek ekonomik, ticari veya
bürokratik fırsatların kapısı olarak görebilmektedir.
Bugün kamu kurumlarının yönetim kadrolarına bakıldığında geçmişte
milletvekili aday adaylığı yapmış, belediye başkan adaylığına talip olmuş,
siyasi partilerde çeşitli görevlerde bulunmuş çok sayıda kişinin önemli
pozisyonlarda yer aldığı görülmektedir.
Elbette siyasi geçmiş tek başına bir kişinin görev yapmasına engel
değildir.
Ancak kamuoyunun sorması gereken soru şudur:
Bir göreve yapılan atamada belirleyici unsur bilgi, tecrübe ve uzmanlık
mı; yoksa siyasi bağlantılar mı?
Kamu yönetiminde esas olan liyakattir.
Çünkü kamu kurumları siyasi ödüllendirme mekanizmaları değil, millet
adına hizmet üreten yapılardır.
Aynı durum kamu alımları için de geçerlidir.
Dünyanın birçok ülkesinde seçim kampanyalarının finansmanı, siyasi
destekler ve ekonomik çıkar ilişkileri uzun yıllardır tartışılan konular
arasında yer almaktadır.
Toplumda oluşan algı şudur:
Siyasete yapılan bazı destekler, seçim sonrasında ekonomik avantaj
beklentisine dönüşebilmektedir.
Bu algının doğru ya da yanlış olması kadar önemli olan bir başka konu
vardır.
Kamuoyunun buna inanıyor olması.
İşte bu nedenle gelişmiş demokrasilerde şeffaflık, etik kurallar, çıkar
çatışmasının önlenmesi ve bağımsız denetim mekanizmaları büyük önem
taşımaktadır.
Çünkü kamu yönetiminde yalnızca adaletin sağlanması yetmez.
Adaletin görülebilir olması da gerekir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey daha fazla istisna değil, daha
fazla şeffaflıktır.
Daha fazla kapalı sistem değil, daha fazla rekabettir.
Daha fazla siyasi veya ekonomik ayrıcalık değil, daha fazla liyakattir.
Daha fazla ithalat değil, daha güçlü yerli üretimdir.
Ve en önemlisi, kamu kaynaklarının hangi yöntemle, kimler tarafından ve
hangi ölçütlerle harcandığının millet tarafından görülebilmesidir.
Çünkü kamu kaynaklarının gerçek sahibi devleti yönetenler değil,
millettir.
Sorulması gereken soru ise son derece nettir:
Kamu kaynakları gerçekten kamu yararı için mi kullanılıyor; yoksa
sistem, şeffaflığın azaldığı ölçüde belirli çevrelerin daha fazla avantaj elde
edebildiği bir yapıya mı dönüşüyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca kamu alımlarının değil, Türkiye’nin
demokrasi, kalkınma, üretim ve kurumsal güven geleceğinin cevabıdır.
Sağlıklı günler dilerim…