Tiroid hormonlarının yetersiz üretimi ile karakterize ve toplumda yaygın olarak görülen bir endokrin hastalık olan hipotroidinin yönetiminde beslenmenin önemi büyük. İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, zeytinyağı, sebze, meyve, tam tahıllar, balık ve antioksidan bileşenlerden zengin Akdeniz diyetinin; özellikle hipotiroidiye eşlik eden düşük dereceli inflamasyon ve metabolik bozuklukların yönetiminde önemli katkılar sağladığına dikkat çekti. Dr. Öğr. Üyesi Bilen, brokoli, karnabahar, lahana, soya ürünleri gibi bazı besinlerin de içinde bulunduğu guatrojenik besinlerin pişmiş, dengeli ve kontrollü tüketilmesi gerektiğini söyledi.
İstanbul
Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nden
Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, hipotiroidide beslenmenin önemine ilişkin
değerlendirmede bulundu.
Hipotiroidi kadınlarda daha sık
görülüyor
Hipotiroidinin
tiroid hormonlarının yetersiz üretimi ile karakterize, toplumda yaygın olarak
görülen bir endokrin hastalık olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen,
“Güncel veriler, genel popülasyonda hipotiroidi prevalansının yaklaşık yüzde
3,8–4,6 arasında değiştiğini göstermektedir. Hipotiroidinin kadınlarda
erkeklere kıyasla daha sık görüldüğü ve yaşla birlikte artış eğilimi gösterdiği
bilinmektedir” dedi.
Dr. Öğr.
Üyesi Ayşe Betül Bilen, klinik hipotiroidinin yanı sıra TSH yüksekliği ile
karakterize ancak T4’ün normal olduğu subklinik hipotiroidinin de oldukça
yaygın olduğunu kaydederek prevalansının yüzde 3–20 arasında değiştiğini
söyledi.
Hipotiroidi
için özel bir diyet modeli yoktur
Hipotiroidi
yönetiminin çoğu zaman farmakolojik tedaviye odaklandığını ancak bununla
birlikte beslenme yaklaşımının bu sürecin önemli bir tamamlayıcısı olduğunu
ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, “Ancak burada altı çizilmesi
gereken temel nokta, hipotiroidi için tek bir ‘özel diyet’ modelinin
bulunmadığıdır. Güncel bilimsel literatür, hipotiroidide beslenmenin bir tedavi
yöntemi değil; hastalığın seyrini etkileyen, semptomları hafifletebilen ve
tedavi etkinliğini destekleyen bir araç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu
nedenle beslenme yaklaşımının temel amacı; tiroid hormonlarını doğrudan yerine
koymak değil, mikro besin ögesi dengesini sağlamak, eşlik eden metabolik
riskleri azaltmak, inflamatuvar yükü kontrol altına almak ve ilaç tedavisinin
etkinliğini korumaktır” dedi.
Akdeniz
diyeti, inflamasyon ve metabolik bozuklukların yönetiminde katkı sağlıyor
Bu çerçevede
en rasyonel beslenme modeli olarak Akdeniz diyetinin öne çıktığını kaydeden Dr.
Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, “Zeytinyağı, sebze, meyve, tam tahıllar, balık ve
antioksidan bileşenlerden zengin bu modelin; antiinflamatuvar ve immünmodülatör
etkileri sayesinde özellikle hipotiroidiye eşlik eden düşük dereceli
inflamasyon ve metabolik bozuklukların yönetiminde önemli katkılar sağladığı
gösterilmiştir. Dolayısıyla hipotiroidi hastalarında katı kısıtlayıcı
diyetlerden ziyade, sürdürülebilir ve dengeli bir beslenme modeli
benimsenmelidir” tavsiyesinde bulundu.
Guatrojenik
besinler aşırı miktarda ve çiğ tüketilmemeli
Bazı besin
maddelerinin guatrojenik etkilerine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül
Bilen, şunları söyledi:
“Guatrojenik
besinler, tiroid hormon sentez basamaklarını etkileyebilen ve özellikle iyot
kullanımını bozabilen bileşenler içeren gıdalardır. Bu besinler arasında başta
turpgiller (brokoli, karnabahar, lahana), soya ürünleri ve bazı darı türleri
yer almaktadır. Ancak klinik açıdan önemli olan nokta, bu besinlerin normal
miktarlarda ve pişmiş olarak tüketildiğinde sağlıklı bireylerde veya iyot alımı
yeterli olan hipotiroidi hastalarında genellikle anlamlı bir olumsuz etki
oluşturmamasıdır. Guatrojenik etki daha çok aşırı tüketim, çiğ tüketim ve iyot
yetersizliği durumlarında belirgin hale gelmektedir. Ayrıca pişirme işlemi bu
bileşiklerin büyük ölçüde inaktive olmasını sağlamaktadır. Bu nedenle
hipotiroidi hastalarında bu besinlerin tamamen kısıtlanması değil, pişmiş,
dengeli ve kontrollü tüketimi önerilmektedir.”
İyot
fazlalığına dikkat!
Hipotiroidide
yeterli ve dengeli iyot alımının önemli olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Ayşe
Betül Bilen, “Hipotiroidide beslenme yönetiminin en kritik bileşenlerinden biri
mikro besinlerdir. İyot, tiroid hormon sentezi için zorunlu bir elementtir ve eksikliği
hipotiroidinin en önemli nedenlerinden biridir. Ancak klinik pratikte sıklıkla
göz ardı edilen önemli bir nokta, iyot fazlalığının da tiroid fonksiyonlarını
baskılayabilmesidir. Özellikle kronik yüksek iyot alımının, tiroid hormon
sentezinde geçici ya da kalıcı baskılanmaya yol açabileceği bilinmektedir. Bu
nedenle yaklaşım “ne kadar çok iyot o kadar iyi” değil; yeterli ve dengeli iyot
alımının sağlanması olmalıdır” diye konuştu.
Kontrolsüz
takviye kullanılmamalı
Dr. Öğr.
Üyesi Ayşe Betül Bilen, benzer şekilde selenyumun, tiroid hormonlarının aktif
forma dönüşümünde görev aldığını ve antioksidan savunma sisteminde önemli rol
oynadığını kaydederek “Bununla birlikte, selenyum desteğinin tüm hastalarda
rutin olarak önerilmesini destekleyen güçlü ve tutarlı kanıtlar
bulunmamaktadır. D vitamini, demir, çinko ve B12 gibi diğer mikro besin
ögelerinin de tiroid fonksiyonları ile ilişkilendirilmiş olmakla birlikte, bu
besin ögeleri için temel yaklaşım kontrolsüz takviye kullanımı değil;
eksikliklerin saptanması ve hedefe yönelik yerine koyma tedavisidir. Özellikle
demir eksikliğinin, tiroid hormon sentezinde görev alan enziminin aktivitesini
azaltarak klinik tabloyu olumsuz etkileyebileceği unutulmamalıdır” uyarısında
bulundu.
Tiroid –
bağırsak ekseni etkileşimi önemli
Son yıllarda
giderek daha fazla önem kazanan bir diğer konunun ise bağırsak mikrobiyotası
ile tiroid fonksiyonları arasındaki ilişki olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi
Ayşe Betül Bilen, “Tiroid–bağırsak ekseni” olarak tanımlanan bu etkileşim, yalnızca
besin emilimi ile sınırlı değildir. Sağlıklı bir mikrobiyota; iyot, selenyum ve
demir gibi kritik mikro besinlerin emilimini desteklemenin yanı sıra tiroksinin
(T4) aktif form olan triiyodotironine (T3) dönüşümünde de rol
oynayabilmektedir. Buna karşılık mikrobiyota dengesinin bozulması, bağırsak
geçirgenliğinin artmasına, sistemik inflamasyona ve bağışıklık sisteminin
aktivasyonuna yol açarak tiroid fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir. Bu
nedenle hipotiroidi yönetiminde bağırsak sağlığının korunması önemli bir hedef
olarak değerlendirilmelidir” diye konuştu.
Tiroid
ilaçları açken alınmalı
Hipotiroidide
beslenme yönetiminin en pratik ve klinik açıdan en kritik bileşenlerinden
birinin de ilaç tedavisinin doğru uygulanması olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi
Ayşe Betül Bilen, “İlacın emilimi; kahve, yüksek lifli besinler, kalsiyum ve
demir takviyeleri gibi birçok faktörden etkilenebilmektedir. Bu nedenle ilacın
genellikle aç karnına alınması ve bazı besinlerle arasında yeterli süre
bırakılması önerilmektedir. Özellikle demir ve kalsiyum takviyeleri alınıyorsa
ilaç ile arasında en az 4 saat ara bırakılması ilacın etkinliği açısından
önemlidir” dedi.
Kişiselleştirilmiş
beslenme planı uygulanmalı
Dr. Öğr.
Üyesi Ayşe Betül Bilen, sözlerini şöyle tamamladı: “Sonuç olarak hipotiroidide
beslenme yaklaşımı, tek tip diyetler veya rastgele takviye kullanımı üzerine
değil; bireyselleştirilmiş, dengeli ve bilimsel temelli bir yaklaşım üzerine
kurulmalıdır. Mikro besin ögesi eksikliklerinin saptanması ve düzeltilmesi, bağırsak
sağlığının desteklenmesi ve ilaç-besin etkileşimlerinin doğru yönetilmesi,
hipotiroidi tedavisinin etkinliğini artıran temel unsurlar olarak öne
çıkmaktadır.”