• Son günlerde Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki yaşam koşullarına ilişkin dikkat çekici açıklamalar kamuoyuna yansıdı. Gazeteci Nagehan Alçı’nın MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli ile yaptığı görüşmeden aktardığı bilgilere göre Öcalan için İmralı’da bahçeli ve daha iyi yaşam koşullarına sahip bir alan hazırlandığı ve bir “statü” beklentisinin bulunduğu ileri sürülmektedir. Bunları devlet tarafından açıklanmış ve hukuken kesinleşmiş kararlar gibi yazamayız. Ancak doğruysa sormamız gerekir: Bu statü nedir? Hangi hukuki düzenlemeye dayanmaktadır? Bir hükümlünün insani yaşam şartlarının iyileştirilmesinden mi söz ediyoruz, yoksa siyasi bir statüden mi? Devlet hükümlüsünün insan onuruna uygun şartlarda yaşamasını sağlamak zorundadır. Sağlığını korumalıdır. İşkence ve kötü muameleye izin vermemelidir. Yukarıdaki gazetecinin hikâyesi de zaten devletin neden hukuk içerisinde kalması gerektiğini anlatıyor. Fakat insani yaşam hakkı başka, siyasi ayrıcalık başka şeydir. Hele söz konusu kişi Türkiye’nin yaklaşık yarım asırlık terör sorununda örgütün kurucusu ve lideriyse toplumun daha fazla soru sorması son derece doğaldır. Terörün sona ermesi için böyle bir statü gerekiyorsa bunun hukuki gerekçesi ve sınırları milletin önünde açıkça anlatılmalıdır.
PKK BAŞKA, KÜRT VATANDAŞLARIMIZ BAŞKADIR
Bu meseleyi Türk-Kürt tartışmasına dönüştürmek yapılabilecek en büyük yanlışlardan biridir. PKK başka, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt vatandaşları başkadır. Kürt vatandaşlarımız bu ülkenin eşit vatandaşlarıdır ve terörden onlar da büyük zarar görmüştür. Terör Türk annelerini de Kürt annelerini de ağlattı. Bu nedenle terör örgütüne ilişkin hukuki veya siyasi tartışmaları Kürt vatandaşlarımızın haklarıyla özdeşleştirmek doğru değildir. Terörsüz Türkiye; Türk’ün ve Kürt’ün herhangi bir terör örgütünün gölgesi olmadan birlikte yaşayabildiği Türkiye olmalıdır.
BUGÜNÜN KARARLARI YARIN YARGILANIR MI?
Gelelim en zor soruya. Kenan Evren Cumhurbaşkanı oldu. Uzun yıllar yargılanmadı. Sonra Türkiye’nin siyasi ve hukuki şartları değişti. Anayasal engeller kaldırıldı ve Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya hâkim karşısına çıktı. Buradan hareketle şu soruyu sormak meşrudur: Bugün “devlet politikası” denilerek alınan kararlar bundan 10, 20 veya 30 yıl sonra nasıl değerlendirilecek? Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın veya Sayın Devlet Bahçeli’nin gelecekte Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya gibi yargılanacağını bugün söylemek hukuken doğru değildir. Çünkü siyasi bir kararın yanlış bulunması başka, suç teşkil etmesi başka şeydir. Terörü sona erdirmek amacıyla görüşme yapılmasını, silah bırakılmasını veya kanun çerçevesinde birtakım düzenlemeler yapılmasını savunmak kendi başına suç değildir. Fakat 12 Eylül bize başka bir gerçeği göstermiştir: Bugünün siyasi gücü, yarının hukuki değerlendirmesinin garantisi değildir. İktidarlar değişir. Meclis çoğunlukları değişir. Kanunlar değişir. Toplumların olaylara bakışı değişir. Ama hukuk devletinde hesap verebilirlik ilkesi değişmemelidir. Cumhurbaşkanı da, bakan da, parti genel başkanı da, asker de, bürokrat da yaptığı işlemlerin hukuk içerisindeki sorumluluğunu taşır. Bu nedenle bugünün yöneticilerinin kendilerine sormaları gereken soru şudur: “Bugün aldığım kararın hesabını yarın bağımsız bir mahkemenin ve milletin önünde aynı rahatlıkla verebilir miyim?”
BASIN TARAF DEĞİL, SORU SORAN OLMALIDIR
Dün basının üzerinde askerî yönetimin baskısı vardı. Bugün askerî yönetim yok. Fakat basının önemli bir bölümünün siyasi kamplara ayrıldığı da ortadadır. İktidara yakın basın başka türlü anlatıyor. Muhalif basın başka türlü anlatıyor. Sağdan bakan başka, soldan bakan başka görüyor. Oysa gazetecinin görevi iktidarın söylediğini aynen yazmak değildir. Muhalefetin söylediğini sorgulamadan doğru kabul etmek de değildir. Gazetecinin görevi soru sormaktır. 1999’da neden olmadı? 2026’da neden oluyor? Suriye ve Irak’taki gelişmelerin etkisi nedir? İmralı’da gerçekten yeni bir yaşam alanı hazırlandı mı? “Statü” denilen şey nedir? Bunun sınırlarını kim belirleyecek? TBMM mi? Hükümet mi? Yoksa siyasi görüşmeler mi? Bunları sormak iktidar düşmanlığı değildir. Muhalefetçilik de değildir. Bunları sormak vatandaşlık ve gazetecilik görevidir.
BUGÜNÜN ALKIŞI, YARININ HUKUKU
12 Eylül kuşağından sadece okumaya çalışan o çocuğu yeniden düşünelim. Sabah oturduğu mahalle yüzünden bir tarafa, akşam okuduğu okul yüzünden diğer tarafa yazıldı. Gençliğinde şiddetin insanları nasıl birbirine düşürdüğünü gördü. Sonra devletin hukuk dışına çıktığında bunun insan hafızasında nasıl iz bırakabileceğini yaşadı. Yıllar geçti, gazeteci oldu. Bir gün duyduğu tek bir ses onu yeniden yıllar öncesine götürdü. İşte bütün hikâye belki de iki cümlede özetlenebilir: Anarşi kabul edilemezdi. Darbe de çözüm değildi. Terör kabul edilemez. Hukuksuzluk da çözüm olamaz. Dün: “Yeter ki anarşi bitsin.” deniliyordu. Bugün: “Yeter ki terör bitsin.” deniliyor. Evet. Terör mutlaka bitsin. Silahlar sonsuza kadar sussun. Türk’ün de Kürt’ün de çocuğu ölmesin. Ama Türkiye yalnızca sonuca değil, o sonuca hangi hukukla ulaştığına da bakmalıdır.
Dün sağcı ve solcu gençleri cezalandırırken onları o noktaya getiren bütün mekanizmaları yeterince araştırmadıysak bugün aynı hatayı tekrarlamayalım. Terörü yalnızca dağdaki silahlı insan üzerinden okumayalım. Kim destekledi? Kim silahlandırdı? Kim finanse etti? Hangi bölgesel ve uluslararası şartlardan beslendi? Ve bugün neden sona erdirilmek isteniyor? Bunların tamamını araştıralım. Aynı şekilde örgütün yöneticilerinin sorumluluğunu da unutmayalım. Barışı savunurken adaleti kaybetmeyelim. Çünkü; Barış başka şeydir, cezasızlık başka. İnsani yaşam hakkı başka şeydir, siyasi ayrıcalık başka. Terörü sona erdirmek başka şeydir, hukuku kişiye göre değiştirmek başka. Ve en önemlisi: Bugünün alkışı, yarının beraat kararı değildir. Bugünün eleştirisi de yarının mahkûmiyet kararı değildir. Kararı siyaset değil, hukuk vermelidir.
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca “Terörsüz Türkiye” değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; terörsüz, demokratik, şeffaf, adil ve hukuk karşısında herkesin eşit olduğu güçlü bir Türkiye’dir. 12 Eylül’den bugüne yaşadıklarımızdan çıkarmamız gereken en önemli ders de budur: Devlet güvenliği sağlarken hukuku, barışı sağlarken adaleti, siyaset yaparken de yarın vereceği hesabı unutmamalıdır.