Dün komşularımızla bozulan ilişkilerin ekonomik bedelini ödedik. Yarın savaşın bedelini mi ödeyeceğiz?
1990’lı
yıllardan bugüne Orta Doğu’da savaşlar yaşandı, devlet başkanları değişti,
ülkelerin iç dengeleri bozuldu, komşular birbirinden uzaklaştı.
Irak, Libya,
Mısır, Suriye…
Şimdi İran!
Peki bütün
bu gelişmelerin sonunda halklar ne kazandı?
Devletler
güçlendi mi, yoksa zayıfladı mı?
Ekonomiler
büyüdü mü, yoksa halklar yoksullaştı mı?
Demokrasi,
özgürlük, güvenlik ve refah arttı mı?
Yoksa bazı
ülkeler kendi kararlarını almakta zorlanan, ekonomik ve askerî bakımdan dış
güçlere daha fazla bağımlı hâle gelen devletlere mi dönüştü?
Asıl sorumuz
şu: Türkiye, 1990’lardan bugüne komşularıyla yaşadığı krizlerin ekonomik ve
toplumsal bedelini ödedikten sonra, şimdi Mekke Savunma Anlaşması üzerinden
doğrudan bölgesel bir savaşın içine çekilme tehlikesiyle mi karşı karşıya?
Bu soruyu
savaş başladıktan sonra sormanın ne faydası olacak?
BİR ÜLKENİN
İÇ DENGELERİ NASIL BOZULUR?
Bir devlet
yalnızca sınırlarından ibaret değildir.
Devletin
siyasi kurumları, ordusu, ekonomisi, üretimi, ticareti, eğitim sistemi, sağlık
hizmetleri, toplumsal birlikteliği ve komşularıyla ilişkileri vardır.
Bu
unsurlardan biri zayıfladığında diğerleri de etkilenebilir.
Siyasi
kutuplaşma derinleştiğinde toplum bölünebilir. Mezhepsel ve etnik gerilimler
büyüdüğünde birlikte yaşama kültürü zarar görebilir. Ekonomik krizler
ağırlaştığında halkın devlete güveni azalabilir.
İşte bu
şartlarda dış müdahaleler, silahlı örgütler, ekonomik yaptırımlar ve
uluslararası çıkar mücadeleleri mevcut sorunları daha da ağırlaştırabilir.
Ancak her
toplumsal hareketi dış güçlerin eseri saymak da doğru değildir. Halkların
özgürlük, adalet, demokrasi ve daha iyi yaşam talepleri gerçek olabilir.
Yönetimlerin baskıcı uygulamaları ve yanlış kararları da krizlerin temel
sebepleri arasında bulunabilir.
Önemli olan,
halkın haklı taleplerinin başka ülkelerin çıkar mücadelelerine dönüşmesine
nasıl engel olunacağıdır.
Bir ülkenin
yönetimi değişirken ordusu parçalanıyor, ekonomisi çöküyor, üretimi duruyor,
halkı göç etmek zorunda kalıyor ve güvenliği yabancı devletlerin kararlarına
bağımlı hâle geliyorsa orada yalnızca bir yönetim değişikliği yaşanmamış
demektir.
Devletin
kurumsal gücü de zarar görmüştür.
Peki böyle
bir ortamdan kimler yararlanır?
Silah
satanlar mı?
Enerji
kaynakları üzerinde söz sahibi olmak isteyenler mi?
Yeni askerî
üsler kuranlar mı?
Ülkenin
yeniden inşasından ekonomik kazanç sağlayanlar mı?
Yoksa o
ülkenin halkı mı?
Bir devletin
yöneticisi değişebilir. Ama devletin bağımsızlığı, kurumları ve halkının
geleceği neden yok olsun?
IRAK: SADDAM
GİTTİ, HALK NE KAZANDI?
1991 Körfez
Savaşı ve 2003 ABD öncülüğündeki Irak müdahalesi, bölgenin siyasi ve güvenlik
dengelerini değiştirdi.
Saddam
Hüseyin yönetimi devrildi.
Ancak Irak,
ardından uzun yıllar mezhepsel çatışmalar, terör saldırıları, siyasi
istikrarsızlık ve kamu hizmetlerindeki sorunlarla karşı karşıya kaldı.
Saddam
dönemindeki baskıları, savaşları, hak ihlallerini ve ekonomik yaptırımların
halk üzerindeki ağır etkilerini unutamayız.
Fakat şu
soruları da sormalıyız:
Irak
halkının yaşam standardı 2003 öncesinde neydi, bugün ne durumda?
Petrol
gelirlerinden halka düşen pay nasıl değişti?
Sağlık,
eğitim, konut, istihdam ve güvenlik alanlarında ne kadar ilerleme sağlandı?
Irak’ın
askerî ve ekonomik bağımsızlığı güçlendi mi?
ABD’nin
müdahalesinden sonra Irak’ın siyasi kararları üzerinde hangi ülkeler etkili
oldu?
Irak halkı
kendi geleceğini belirlemede ne ölçüde söz sahibi olabildi?
Bir yönetimi
değiştirmek için yapılan müdahale, devletin kurumlarını ve halkın güvenliğini
zayıflatmışsa bunun sorumluluğu nasıl değerlendirilmeli?
LİBYA:
PETROL ZENGİNLİĞİ HALKIN REFAHINI KORUYABİLDİ Mİ?
Libya’da
Muammer Kaddafi yönetimi, 2011’de başlayan iç ayaklanma ve NATO müdahalesinin
ardından sona erdi.
Ancak
yönetimin değişmesi ülkeye kalıcı siyasi istikrar getirmedi.
Farklı
silahlı gruplar, rakip siyasi yapılar ve yabancı devletlerin müdahaleleri
Libya’nın yeniden yapılanmasını zorlaştırdı.
Dünya
Bankası’nın 2022 tarihli değerlendirmesine göre Libya’da 2021 yılı kişi başına
gelir düzeyi, çatışma öncesi 2010 seviyesinin yaklaşık yarısına gerilemişti.
Peki Libya
halkı eski yönetimin son yıllarında sağlık, eğitim, konut, istihdam ve kamu
hizmetlerinden hangi ölçüde yararlanıyordu?
Bugün hangi
alanlarda ilerleme sağlandı, hangi alanlarda kayıplar yaşandı?
Petrol
gelirleri halkın refahına ne ölçüde dönüşüyor?
Libya’nın
siyasi ve ekonomik kararlarında yabancı devletlerin etkisi ne kadar arttı?
Kaddafi
dönemindeki otoriter yönetim ve hak ihlalleri eleştirilebilir.
Ancak bir
yönetimin sona ermesi, ülkenin parçalanmasının ve halkın yoksullaşmasının
gerekçesi olabilir mi?
MISIR:
YÖNETİMLER DEĞİŞTİ, HALKIN ALIM GÜCÜ NE OLDU?
Mısır’da
Hüsnü Mübarek yönetimi halk hareketleriyle sona erdi.
Ardından
seçimle Cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi, 2013 yılında askerî müdahaleyle
görevden uzaklaştırıldı.
Türkiye ile
Mısır’ın diplomatik ilişkileri uzun yıllar gerildi. Sonraki dönemde yeniden
normalleşme sağlandı.
Peki Mısır
halkının yaşam standardı bu süreçte nasıl değişti?
Enflasyon,
işsizlik, yoksulluk, konut maliyetleri ve alım gücü bakımından hangi sonuçlar
ortaya çıktı?
Altyapı
yatırımları ve ekonomik büyüme halkın günlük yaşamına ne ölçüde yansıdı?
Siyasi
özgürlükler, hukukun üstünlüğü ve demokratik katılım hangi noktaya geldi?
Türkiye ile
Mısır arasındaki siyasi kopuşun iki ülkenin ticaretine ve bölgesel işbirliğine
etkisi ne oldu?
Yönetimler
değişirken halkın refahı ve özgürlüğü birlikte artmıyorsa, değişimin
sonuçlarını yeniden sorgulamak gerekmez mi?
SURİYE:
KARDEŞİM DEDİĞİMİZ ESAD’LA NASIL KARŞI KARŞIYA GELDİK?
Cumhurbaşkanımız
Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bir dönem kardeşim diye hitap ettiği Beşşar
Esad’la Türkiye arasında yakın ilişkiler kurulmuştu.
Vizeler
kaldırılmış, ticaret geliştirilmiş, ortak hükümet toplantıları yapılmıştı.
Peki ne
oldu?
2011’de
başlayan protestolar, Esad yönetiminin sert müdahalesi, silahlı muhalefetin
ortaya çıkması, terör örgütlerinin faaliyetleri ve dış devletlerin müdahaleleri
ülkeyi uzun süreli savaşa sürükledi.
ABD, Rusya,
İran, İsrail ve diğer ülkelerin Suriye’deki farklı politikaları çatışmaların
seyrini etkiledi.
ABD’nin
DEAŞ’la mücadele kapsamında desteklediği Suriye Demokratik Güçleri ile
Türkiye’nin YPG’nin PKK bağlantılarına ilişkin güvenlik kaygıları karşı karşıya
geldi.
İsrail’in
Suriye topraklarındaki askerî faaliyetleri de bölgesel güvenlik tartışmalarının
parçası oldu.
Dünya Bankası
verilerine göre Suriye ekonomisi 2010–2019 arasında yarıdan fazla küçüldü. 2022
yılında nüfusun yaklaşık yüzde 69’u yoksulluk içinde yaşıyordu.
Milyonlarca
insan evini terk etti.
Üretim,
ticaret, sağlık ve eğitim altyapısı ağır zarar gördü.
Bu yıkımın
büyük bölümü Esad yönetiminin sona ermesinden önce, uzun süren savaş sırasında
gerçekleşti.
Şimdi yeni
yönetimle birlikte yeniden yapılanma süreci yaşanıyor.
Peki
geçmişteki siyasi anlaşmazlıklar neden diplomasiyle çözülemedi?
Türkiye ile
Suriye’nin ilişkilerinin bozulmasının ekonomik maliyeti ne oldu?
Suriye
halkının savaş öncesindeki yaşam standartlarıyla bugünkü durumu
karşılaştırıldığında nasıl bir tablo ortaya çıkıyor?
Ülkenin
yeniden inşasını kim finanse edecek?
Bir ülkenin
yönetimi değişirken halkının geleceği neden yok olma noktasına gelsin?
YÖNETİMLER
DEĞİŞTİ; HALKLAR GERÇEKTEN DAHA İYİ Mİ YAŞIYOR?
Irak, Libya,
Mısır ve Suriye için ortak bir araştırma yapılmasını öneriyorum.
Her ülkenin
büyük siyasi değişimlerden önceki son yıllarıyla bugünkü durumu
karşılaştırılsın.
Kişi başına
reel gelir, alım gücü, yoksulluk, işsizlik, sağlık hizmetlerine erişim, yaşam
beklentisi, eğitim, konut, güvenlik ve göç verileri açıklansın.
Bunlara
siyasi özgürlükler, hukuk güvenliği, devlet kurumlarının işleyişi ve dış
ekonomik bağımlılık da eklensin.
Eski
yönetimlerin hak ihlalleri ve halkların değişim talepleri de aynı araştırmada
yer alsın.
Savaşın,
yaptırımların, petrol fiyatlarının ve diğer ekonomik gelişmelerin etkileri
birbirinden ayrı değerlendirilsin.
Sonuçta
hangi ülkenin halkı daha iyi yaşıyor? Hangi ülkenin devlet kurumları daha
güçlü? Hangi ülke kendi kararlarını daha bağımsız alabiliyor?
Bu araştırma
eski yöneticileri aklamak veya yeni yöneticileri suçlamak için değil, devletlerin
ve halkların geçmişten ders çıkarması için yapılmalıdır.
DÜN EKONOMİK
BEDEL ÖDEDİK, YARIN SAVAŞIN BEDELİNİ Mİ ÖDEYECEĞİZ?
İşte
köşemizin ana sorusu budur.
1990’lı
yıllardan bugüne Türkiye’nin çevresinde yaşanan gelişmelere birlikte bakalım.
Irak’ta
savaş çıktı.
Suriye’de
komşuluk ilişkilerimiz bozuldu.
Libya’da
siyasi istikrarsızlık yaşandı.
Mısır’la
diplomatik ilişkilerimiz yıllarca gerildi.
İran’a
yönelik yaptırımlar ve bölgesel güvenlik krizleri ticareti etkiledi.
Bütün bu
gelişmeler Türkiye’nin ticaret yollarını, ihracat pazarlarını, sınır
güvenliğini, göç yönetimini ve kamu harcamalarını farklı ölçülerde etkiledi.
Türkiye,
farklı dönemlerde izlediği diplomatik ve askerî politikalarla bu ülkelerdeki
savaşların doğrudan tarafı olmaktan büyük ölçüde uzak kalabildi.
Ancak
ekonomik, toplumsal ve güvenlik maliyetlerinden uzak kalamadı.
Peki
Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerini olumsuz etkileyen bu gelişmelerin ortak
sonuçları yeterince araştırıldı mı?
ABD, İsrail
ve diğer dış güçlerin bölgedeki politikaları Türkiye’nin komşuluk ilişkilerini
nasıl etkiledi?
Türkiye’nin
kendi dış politika kararlarının bu sonuçlardaki payı neydi?
Bu
krizlerden hangi ülkeler stratejik, askerî veya ekonomik avantaj sağladı?
Bütün
olayların Türkiye’ye karşı önceden hazırlanmış tek bir projenin parçaları
olduğunu gösteren kesin kanıtlar bulunmuyor.
Ancak
yaşananların Türkiye üzerindeki birikimli etkilerini sorgulamak gerekmiyor mu?
Dün
komşularımızla bozulan ilişkilerin ekonomik bedelini ödedik. Yarın
komşularımızla savaşmanın insani ve askerî bedelini ödeme tehlikesi var mı?
Mekke
Savunma Anlaşması bu nedenle son derece önemlidir.
MEKKE
SAVUNMA ANLAŞMASI: GÜVENLİK GÜVENCESİ Mİ, YENİ BİR RİSK Mİ?
7 Ağustos
2026 tarihinde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke Ortak
Savunma Anlaşması imzalandı.
Anlaşma,
taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırının diğer taraflara da
yapılmış sayılmasını ve karşılıklı yardımı öngörüyor.
Ortak
savunma ve caydırıcılık elbette devletlerin güvenliğini güçlendirebilir.
Ancak
anlaşmanın hangi şartlarda uygulanacağı, yardımın kapsamı ve Türkiye’nin
bağımsız karar alma yetkisi açıklığa kavuşturulmalıdır.
Anlaşmanın
ikinci maddesindeki ortak savunma yükümlülüğü hangi olaylarda devreye girecek?
Bir
saldırının kaynağı, amacı ve uluslararası hukuka uygunluğu nasıl
değerlendirilecek?
Anlaşmanın
süresiz yürürlükte kalmasını ve ilk on yılın ardından çekilme imkânını
düzenleyen hükümler, değişen bölgesel şartlarda Türkiye’yi nasıl etkileyecek?
Türkiye’nin
NATO üyeliğiyle yeni savunma yükümlülükleri arasında nasıl bir hukuki ilişki
kurulacak?
TBMM’nin
asker gönderme konusundaki anayasal yetkileri nasıl korunacak?
Bu anlaşma
Türkiye’yi savaştan koruyacak mı, yoksa başka ülkelerin çatışmalarına katılma
baskısıyla karşı karşıya bırakabilecek mi?
Savunma
anlaşmalarını yalnızca imzalandıkları günün şartlarıyla değil, gelecekte
doğurabilecekleri sonuçlarla değerlendirmek gerekmez mi?
ABD VE
İSRAİL İRAN’A SALDIRIRSA TÜRKİYE NE YAPACAK?
ABD ve
İsrail’in İran’la yaşadığı askerî çatışmalar bölgesel güvenliği etkiliyor.
Körfez
ülkelerinde Amerikan askerî tesisleri bulunuyor.
Şimdi olası
bir senaryoyu değerlendirelim.
ABD ve
İsrail İran’a yeniden saldırırsa…
İran, Suudi
Arabistan’daki Amerikan askerî tesislerini hedef alırsa…
Suudi
Arabistan, Mekke Savunma Anlaşması kapsamında Türkiye ve Pakistan’dan askerî
yardım isterse…
Türkiye ve
Pakistan, ABD ile İsrail’in İran’la yürüttüğü çatışmanın içine çekilebilir mi?
ABD ve
İsrail doğrudan askerî rollerini azaltırken savaşın yükü bölge ülkelerinin
üzerinde kalabilir mi?
Böyle bir
senaryonun önceden hazırlanmış bir tuzak olduğunu gösteren kesin kanıtlar
bulunmuyor.
Ancak olası
sonuçların önceden araştırılması gerekmiyor mu?
Türkiye’nin
başka bir devletin başlattığı askerî operasyon nedeniyle istemediği bir savaşa
katılmasını önleyecek hukuki ve diplomatik güvenceler nelerdir?
TÜRKİYE,
PAKİSTAN VE İRAN NEDEN BİRBİRİYLE SAVAŞSIN?
Türkiye ile
Pakistan arasında tarihî kardeşlik bulunmaktadır.
Hint alt
kıtasındaki Müslümanların Millî Mücadele döneminde Anadolu’ya verdiği destek bu
dostluğun önemli temellerindendir.
Pakistan,
İran’ın komşusudur.
Türkiye ile
İran arasında yaklaşık dört asırlık sınır düzeni bulunmaktadır.
İran’da
milyonlarca Azerbaycan Türkü ve diğer Türk toplulukları yaşamaktadır.
İran
nüfusunun yüzde 60’ının Türk olduğu yönündeki iddialar güvenilir nüfus
verileriyle doğrulanmış değildir. Ancak İran’daki Türk topluluklarının tarihî
ve kültürel bağları önemlidir.
Türkiye ile
İran’ın siyasi anlaşmazlıkları olabilir.
Pakistan’ın
İran’la güvenlik sorunları bulunabilir.
Ancak bu
sorunların çözümü mutlaka savaş mı olmalıdır?
Türkiye,
Pakistan ve İran birbirleriyle savaşa girerse bundan hangisi kazançlı çıkacak?
Üç ülkenin
ekonomisi, askerî gücü, ticareti ve insan kaynakları zarar görmeyecek mi?
BİR MİLLET,
İKİ DEVLET: AZERBAYCAN HANGİ KONUMDA?
Türkiye ile
Azerbaycan arasındaki kardeşlik tarihî ve kültürel bağlara dayanıyor.
Ancak
Azerbaycan’ın İsrail’le savunma ve enerji ilişkileri, İran’la yaşadığı
gerilimler ve Türkiye’yle bazı dış politika konularındaki farklı yaklaşımları
da değerlendirilmelidir.
Cumhurbaşkanı
İlham Aliyev’in izlediği politikalarla Türkiye’nin bölgesel tercihleri hangi
noktalarda farklılaşıyor?
Türkiye,
İsrail’in Gazze’deki askerî faaliyetlerine karşı çıkarken Azerbaycan’ın
İsrail’le stratejik ilişkileri bölgesel dengeleri nasıl etkiliyor?
Azerbaycan’ın
İran’la yaşadığı gerilimler daha geniş bir çatışmaya dönüşebilir mi?
Bakü–Tiflis–Ceyhan
hattına yönelik sabotaj hazırlığına ilişkin İran bağlantısı iddiaları ve
İran’ın bu tür suçlamalara itirazları hangi bağımsız delillerle açıklığa
kavuşturulabilir?
Bir millet,
iki devlet anlayışını korurken farklı güvenlik politikalarının doğurabileceği
riskleri neden birlikte değerlendirmeyelim?
Azerbaycan’ın
bağımsız dış politika belirleme hakkına saygı göstererek Türkiye, İran ve
Azerbaycan arasında daha güçlü bir güvenlik diyaloğu kurulamaz mı?
AZERBAYCAN
PETROLÜ İSRAİL’E TÜRKİYE ÜZERİNDEN NASIL ULAŞIYOR?
Bakü–Tiflis–Ceyhan
Ham Petrol Boru Hattı, Azerbaycan petrolünü Gürcistan üzerinden Türkiye’nin
Ceyhan Limanı’na taşıyor.
Hattın
hukuki temeli, 18 Kasım 1999 tarihli hükümetler arası anlaşmaya ve 19 Ekim 2000
tarihli Ev Sahibi Hükümet Anlaşması’na dayanıyor.
Reuters’ın
Kpler verilerine dayandırdığı Ocak 2026 tarihli habere göre İsrail’in 2025
yılında ithal ettiği ham petrolün yüzde 46,4’ü Azerbaycan kaynaklıydı.
Türkiye ise
İsrail’le doğrudan ticareti durdurduğunu açıklıyor.
Enerji ve
Tabii Kaynaklar Bakanlığı, BOTAŞ International’ın petrolün alım satımında
tasarruf yetkisi bulunmadığını belirtiyor.
Peki
Türkiye’nin petrolün nihai alıcısını belirleme veya denetleme yetkisi var mı?
Uluslararası
boru hattı anlaşmaları Türkiye’ye hangi hakları ve yükümlülükleri veriyor?
Ulusal
güvenlik gerekçesiyle müdahale edilebilecek istisnai durumlar bulunuyor mu?
Böyle bir
müdahale uluslararası tahkim veya tazminat sorumluluğu doğurabilir mi?
Petrolün
Ceyhan’dan ayrıldıktan sonraki sevkiyat ve nihai teslimat kayıtlarını hangi
kurumlar denetliyor?
Türkiye,
İsrail’le doğrudan ticareti durdurduğunu açıklarken Azerbaycan petrolünün
Ceyhan üzerinden İsrail’e ulaşması hukuken nasıl değerlendirilmeli?
Türkiye’nin
petrolün doğrudan satıcısı olduğunu iddia etmiyorum.
Ancak
topraklarımızdan geçen stratejik bir enerji hattının bölgesel çatışmalardaki
rolünü sorgulamak gerekli değil midir?
SUUDİ
ARABİSTAN’LA GEÇMİŞİMİZİ UNUTTUK MU?
2018 yılında
Cemal Kaşıkçı, İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda öldürüldü.
Türkiye ile
Suudi Arabistan arasında ciddi bir diplomatik kriz yaşandı. Türkiye’de açılan
dava daha sonra Suudi Arabistan’a devredildi.
Aynı dönemde
Amerikalı Rahip Brunson meselesi nedeniyle Türkiye ile ABD arasında büyük bir
gerilim yaşandı.
Bu iki olay
arasında kanıtlanmış bir takas ilişkisi bulunmuyor.
Ancak
uluslararası ilişkilerde siyasi baskıların ve devlet çıkarlarının önemini
göstermiyor mu?
Geçmişte
sorun yaşadığımız ülkelerle bugün dostluk kurabiliriz.
Suudi
Arabistan’la ticaret yapabilir, savunma sanayisinde işbirliği geliştirebiliriz.
Ama dostluk
başka, başka ülkelerin savaşlarının sorumluluğunu üstlenmek başka değil midir?
TARİHTEN VE
KOMŞULUK HUKUKUNDAN DERS ÇIKARMAYACAK MIYIZ?
Osmanlı
Devleti’nin son dönemlerinde bazı Arap liderleri İngiltere ile işbirliği
yaparken, bazı Arap toplulukları da Osmanlı’nın yanında yer aldı.
Bu tarih
bize milletleri toptan suçlamayı değil, devletler arası ilişkilerde millî
çıkarları, karşılıklı güveni ve somut güvenceleri esas almayı öğretmelidir.
Peygamber
Efendimiz, Cebrâil’in komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulunduğunu,
komşunun mirasçı kılınacağını sandığını bildirmiştir.
Kur’an-ı
Kerim’in Nisâ Suresi 36. ayetinde de yakın ve uzak komşuya iyilik
emredilmektedir.
Öyleyse
komşularımızla barışı korumak için bütün diplomatik imkânları kullanmak
gerekmez mi?
Komşuluk
hukuku saldırılara sessiz kalmak değildir. Ancak savaşı önlemek için çalışmak
da devletlerin en önemli sorumluluklarından biri değil midir?
MEKKE
ANLAŞMASI SAVAŞI DEĞİL, BARIŞI GÜÇLENDİREBİLİR Mİ?
26 Ekim
2026’da Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan temsilcileri İran’da üst düzey
görüşmeler gerçekleştirdi.
Bu temaslar,
askerî işbirliğinin yanında diplomasinin de kullanılabileceğini gösteriyor.
Mekke
Savunma Anlaşması, İran’la savaşa girmenin değil, bölgesel barışı güvence
altına almanın aracı hâline getirilemez mi?
Türkiye,
Pakistan ve Suudi Arabistan’ın oluşturduğu güvenlik işbirliği İran’ı da
kapsayan bir diyalog mekanizmasına dönüşemez mi?
Azerbaycan’ın
da katılacağı, komşuların birbirlerinin toprak bütünlüğüne ve güvenliğine saygı
göstereceği bir bölgesel güvenlik anlayışı geliştirilemez mi?
SAYIN
CUMHURBAŞKANIMIZA VE TBMM’YE SORUYORUM
Türkiye,
Pakistan ve Suudi Arabistan arasında yapılan savunma anlaşmasının İran’la
ilişkilerimize etkileri yeterince değerlendirildi mi?
Suudi
Arabistan’daki Amerikan askerî tesislerine yönelik bir saldırı, anlaşmanın
ortak savunma hükümlerini hangi şartlarda harekete geçirebilir?
Türkiye’nin
askerî yardım konusunda bağımsız karar verme yetkisi hangi hükümlerle
korunuyor?
Anlaşmanın
TBMM’deki onay süreci ve uluslararası hukuk bakımından sonuçları kamuoyuna
yeterince anlatılıyor mu?
Türkiye,
Pakistan ve Suudi Arabistan’ın oluşturduğu güvenlik işbirliği neden İran’la
diplomatik bir güvenlik mekanizmasına da dönüştürülmesin?
Azerbaycan’ın
da katılacağı bölgesel bir barış ve güvenlik mekanizması oluşturulamaz mı?
Bakü–Tiflis–Ceyhan
hattının uluslararası anlaşmaları, enerji güvenliği ve nihai alıcı denetimi
bakımından yeniden değerlendirilemez mi?
1990’lardan
bugüne Irak, Libya, Mısır ve Suriye’de yaşananların Türkiye’ye ekonomik ve
toplumsal maliyeti bütün yönleriyle araştırılamaz mı?
Bu ülkelerde
eski yönetimlerin son yıllarıyla bugünkü yaşam standartları karşılaştırılarak
halkların gerçekte ne kazandığı, ne kaybettiği ortaya konulamaz mı?
Türkiye’nin
bugüne kadar komşularıyla yaşadığı krizlerden çıkardığı dersler, Mekke Savunma
Anlaşması’nın uygulanmasında nasıl değerlendirilecek?
SON SÖZ:
DEVLETLER BAŞKALARININ HATALARINDAN DERS ÇIKARMALI!
Irak’a
bakalım.
Libya’ya
bakalım.
Mısır’a bakalım.
Suriye’ye
bakalım.
Yönetimler
değişti.
Bazı
ülkelerde ordular ve kurumlar zayıfladı, ekonomiler zarar gördü, toplumlar
bölündü, milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı.
Bazı
alanlarda iyileşmeler yaşanmış olsa da savaşların ve siyasi krizlerin halklara
yüklediği ağır maliyetler ortadadır.
Bir devletin
yönetimi değişebilir. Ancak devletin kurumları, üretimi, ekonomisi ve halkının
geleceği neden yok olsun?
Ülkelerin iç
sorunları dış müdahaleler için fırsata dönüşmemelidir.
Halkların
özgürlük ve adalet talepleri başka devletlerin çıkar mücadelelerine teslim
edilmemelidir.
Hiçbir ülke,
başka bir devletin ekonomik veya askerî çıkarlarına bağımlı hâle gelmeyi kendi
geleceği olarak kabul etmemelidir.
Türkiye ve
bütün komşularımız geçmişte yaşananlardan ders çıkarmalıdır.
Bugün
birbirimizle anlaşmazlıklarımız olabilir.
Ancak bu
anlaşmazlıkları çözerken devletlerimizin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü,
ekonomik gücünü ve halklarımızın geleceğini korumak zorundayız.
Dün
komşularımızla bozulan ilişkilerin ekonomik bedelini ödedik. Yarın
komşularımızla savaşmanın bedelini ödemeyelim!
Mekke
Savunma Anlaşması Türkiye’yi ve bölge ülkelerini savaştan koruyan bir güvenlik
güvencesi olarak mı işleyecek?
Yoksa
yeterli diplomatik ve hukuki tedbirler alınmazsa istemediğimiz bir savaşın
içine çekilme riski mi doğuracak?
Bu soruyu
bugün sormalıyız.
Çünkü savaş
başladıktan sonra cevap aramak için çok geç olabilir.
Devletlerin
gerçek gücü yalnızca savaş kazanmakta değil, halkını savaştan koruyabilmekte de
görülür.
Başkalarının
savaşının tarafı değil, kendi bölgemizde barışın güvencesi olalım.