Bayi Ağı, Küçük Sermayeli Firmalar Ve Saha Tecrübesinin Yok Olması Riski



 

Sağlık Bakanlığı’nın 2012 sonrası denediği büyük ölçekli ve merkezi tedarik modellerinde yalnızca fiyat ve hacim avantajı hedeflenmiş; ancak bu modellerin sektör yapısı üzerindeki etkileri yeterince değerlendirilmemiştir.

 

Büyük hacimli merkezi alımlar yapıldığında ihalelere katılabilmek için yüksek teminat, güçlü finansman, geniş stok kapasitesi, uzun ödeme vadelerini taşıyabilme gücü ve yaygın lojistik altyapı gerekmektedir. Bu şartlar doğal olarak büyük sermayeli firmaları avantajlı hale getirirken, küçük ve orta ölçekli yerli firmaları, bölgesel bayileri ve yıllardır sahada hekimlerle birebir çalışan tedarik yapılarını sistemin dışına itmektedir.

 

Oysa sağlık sektöründe bayiler yalnızca mal satan ticari aracılar değildir. Bayiler;

 

* hekimin ve hastanenin gerçek ihtiyacını sahada görür,

* ürünü kullanan klinik ekiple birebir temas kurar,

* acil ihtiyaçlarda hızlı çözüm üretir,

* teknik destek ve ürün eğitimi sağlar,

* ürünle ilgili sorunları firmaya ve üreticiye geri bildirir,

* yerli üreticinin sahadaki gözü ve kulağı olur,

* küçük hastanelerin ihtiyaçlarını yakından takip eder,

* hekim, klinik ekip, hastane ve üretici arasında köprü görevi görür.

 

Merkezi ve büyük hacimli alımlar sonucunda bu bayi ağı zayıfladığında yalnızca küçük firmalar kaybolmaz; aynı zamanda sağlık sisteminin sahadaki bilgi, tecrübe ve hızlı çözüm üretme kabiliyeti de zayıflar.

 

Birebir hekimle çalışan bayilerin sistem dışına itilmesi şu sonuçları doğurur:

 

1. Hekim ve klinik ekip ile ürün sağlayıcı arasındaki doğrudan iletişim kopar.

2. Ürünün sahadaki performansına ilişkin geri bildirim mekanizması zayıflar.

3. Yerli üretici, ürününü geliştirebilmek için ihtiyaç duyduğu klinik geri bildirimi alamaz.

4. Acil ve özellikli ürün ihtiyaçlarında çözüm süresi uzar.

5. Küçük sermayeli firmalar büyük ihalelere giremediği için zamanla piyasadan çekilir.

6. Bayilik sistemi zayıfladığı için istihdam kaybı oluşur.

7. Rekabet daralır ve piyasa birkaç büyük firma etrafında yoğunlaşır.

8. İlk aşamada fiyat düşmüş gibi görünse de orta ve uzun vadede rekabet azaldığı için kamu daha pahalı alım yapmak zorunda kalabilir.

9. Yerli üreticinin il bazlı ve bölgesel satış kanalları ortadan kalkar.

10. Hastane ile üretici arasındaki pratik saha bağlantısı kopar.

 

Bu nedenle büyük hacimli alımların oluşturduğu en önemli risklerden biri, sağlık sektöründe yıllar içinde oluşmuş bayi ekosisteminin tasfiye edilmesidir.

 

Bayi sistemi tamamen ortadan kalktığında, küçük ve orta ölçekli firmalar da yaşama imkânını kaybeder. Bu durum yalnızca ticari bir kayıp değildir; yerli üretimin gelişmesi, ürünlerin sahada denenmesi, klinik geri bildirim alınması, hızlı teknik servis sağlanması ve bölgesel istihdam açısından da ciddi bir kayıptır.

 

Sağlıkta tedarik modeli oluşturulurken şu gerçek unutulmamalıdır:

 

Sağlık ürünlerinde saha desteği, ürünün kendisi kadar önemlidir.

 

Bir tıbbi cihazın veya sarf malzemenin hastaneye teslim edilmesi tek başına yeterli değildir. Ürünün doğru kullanılması, doğru klinikte uygulanması, arıza ve sorunlara hızlı müdahale edilmesi, kullanıcı eğitiminin verilmesi ve klinik geri bildirimlerin üreticiye aktarılması gerekir. Bu işlevlerin önemli bir kısmı yıllardır bayiler ve bölgesel tedarikçiler tarafından yerine getirilmektedir.

 

Bu nedenle yeni tedarik reformunda bayi yapısını yok eden değil, disipline eden ve sisteme entegre eden bir model kurulmalıdır.

 

7. Yıllık Toplu Alımların Firma Yaşam Döngüsü ve Ülke Ekonomisi Üzerindeki Etkisi

 

Sağlık tedarikinde büyük hacimli ve yıllık toplu alımlar kısa vadede kamu açısından fiyat avantajı sağlayacak bir yöntem gibi görülebilir. Ancak bu modelin uzun vadede sektör yapısı, firma sürekliliği, istihdam, vergi kaybı ve ülke ekonomisi üzerinde ciddi olumsuz etkileri bulunmaktadır.

 

Tıbbi cihaz, sarf malzeme, laboratuvar ürünü ve sağlık teknolojileri alanında faaliyet gösteren firmaların büyük bölümü düzenli satış, düzenli tahsilat ve sürekli müşteri ilişkisi üzerine ayakta kalmaktadır. Bu firmalar yalnızca ürün satan yapılar değildir; aynı zamanda teknik servis, saha desteği, klinik eğitim, stok yönetimi, ürün takibi ve satış sonrası hizmet sağlayan ekonomik yapılardır.

 

Yıllık toplu alımlar yapıldığında, ihaleyi alamayan firmaların ilgili ürün grubunda bir yıl boyunca satış yapabilmesi çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Bu durum özellikle küçük ve orta ölçekli firmalar için büyük bir risk doğurmaktadır. Çünkü bir firmanın bir yıl boyunca ürün satmadan;

 

* personel giderlerini,

* kira ve işletme giderlerini,

* finansman maliyetlerini,

* stok maliyetlerini,

* teknik servis giderlerini,

* bayi ve saha ekibi giderlerini,

* banka borçlarını,

* vergi ve SGK yükümlülüklerini

 

karşılaması kolay değildir.

 

Bu nedenle yıllık toplu alım modeli, ihaleyi kazanan az sayıdaki firmayı güçlendirirken, ihaleyi kaybeden çok sayıda firmanın sektörde kalma imkânını zayıflatmaktadır.

 

Öngörülü firmalar bu riski gördüklerinde sektör değiştirerek sağlık tedarik alanından çekilmektedir. Bu durum sektörde tecrübe kaybına, bayi ağının zayıflamasına, yerli üreticinin satış kanallarının daralmasına ve nitelikli personelin farklı alanlara kaymasına yol açmaktadır.

 

Bu riski öngöremeyen veya “başka kanallardan ticaret yaparak ayakta kalırım” düşüncesiyle sektörde kalmaya çalışan firmalar ise zamanla ciddi finansal sıkıntılarla karşılaşmaktadır. Düzenli satış yapamayan, tahsilat döngüsünü sürdüremeyen ve stok maliyetini taşıyamayan firmalar;

 

* faaliyetlerini daraltmakta,

* personel çıkarmakta,

* borçlarını çevirmekte zorlanmakta,

* iflas riskiyle karşılaşmakta,

* konkordato ilan etmek zorunda kalmakta,

* piyasadan tamamen çekilmektedir.

 

Bu durum yalnızca firmaların sorunu değildir. Bu süreç ülke ekonomisine de ciddi zarar vermektedir.

 

Çünkü sektörden çekilen veya iflas eden her firma ile birlikte;

 

1. İstihdam kaybı oluşur.

2. Devletin vergi ve SGK geliri azalır.

3. Bankacılık sistemi tahsil edilemeyen kredi riskiyle karşılaşır.

4. Yerli üreticinin bayi ve satış kanalı daralır.

5. Teknik servis ve klinik destek kapasitesi azalır.

6. Rekabet zayıflar.

7. Piyasa az sayıda büyük firmanın kontrolüne geçer.

8. Uzun vadede kamu daha az alternatifle ve daha yüksek fiyatlarla karşı karşıya kalabilir.

9. Sektörel bilgi birikimi kaybolur.

10. Türkiye’nin sağlık teknolojileri ekosistemi zayıflar.

 

Bu nedenle yıllık toplu alım modeli yalnızca “kamu bugün ürünü kaça aldı?” sorusuyla değerlendirilemez. Asıl değerlendirme şu sorular üzerinden yapılmalıdır:

 

* Bu alım modeli kaç firmayı sistem dışında bırakıyor?

* İhaleyi kaybeden firmalar bir yıl boyunca nasıl ayakta kalacak?

* Küçük ve orta ölçekli firmaların yaşama alanı korunuyor mu?

* Yerli üreticinin bayi ağı zarar görüyor mu?

* Sektörde rekabet sürdürülebilir mi?

* Firmaların iflası veya konkordatosu kamuya dolaylı maliyet oluşturuyor mu?

* Bugünkü fiyat avantajı, yarın daha pahalı ve daha bağımlı bir piyasa yapısına dönüşür mü?

 

Sağlık tedarikinde sürdürülebilirlik, yalnızca kamu alıcısının kısa vadeli fiyat avantajı değildir. Sürdürülebilirlik; üreticinin, bayinin, teknik servisin, klinik destek personelinin, küçük sermayeli firmanın ve hastanenin birlikte ayakta kalabildiği dengeli bir ekosistemdir.

 

Bu nedenle yeni tedarik modelinde yıllık tek seferlik büyük alımlar yerine;

 

* dönemsel alımlar,

* üçer veya altışar aylık ihtiyaç güncellemeleri,

* bölgesel lotlar,

* hastane bazlı kontrollü alımlar,

* yerli üreticiye ayrılmış kapasite dilimleri,

* KOBİ ve bayi katılımını koruyan ihale yapıları,

* kısa ödeme vadeleri,

* stok ve tüketim verisine dayalı dinamik tedarik modeli

 

uygulanmalıdır.

 

Sonuç olarak, yıllık toplu alımlar kısa vadede kamuya tasarruf gibi görünse de uzun vadede firmaların piyasadan çekilmesine, konkordato ve iflasların artmasına, istihdam kaybına, vergi kaybına, yerli üreticinin satış kanallarının çökmesine ve rekabetin azalmasına neden olabilir.

 

Sağlık tedarikinde gerçek kamu yararı; yalnızca bugünkü alım fiyatını düşürmek değil, ülkenin üretim, tedarik, bayi, servis, istihdam ve ihracat kapasitesini birlikte koruyacak sürdürülebilir bir ekonomik modeli kurmaktır.

 

8. İhtiyaç Doğmadan Yapılan Yıllık Alımların Depo, Mükerrer Alım ve Kurum Zararı Riski

 

Hastane işletme mantığında temel ilke, ihtiyacın doğduğu anda veya öngörülebilir kısa dönem içinde alım yapılmasıdır. Bu modelde bütçe, gerçek ihtiyaç ortaya çıktığında kullanılır.

 

Ancak yıllık ve merkezi toplu alım modellerinde ihtiyaç, çoğu zaman bir yıl öncesinden tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Bu durumda hastanelere “bir yıl boyunca yeniden ihtiyaç sorulmayacağı” düşüncesi hâkim olabilmekte; hastane yönetimleri, eksik kalmamak ve ileride sorun yaşamamak için gerçek ihtiyacın üzerinde talepte bulunabilmektedir.

 

Bu durum şu sonuçları doğurmaktadır:

 

1. Gerçek tüketimin üzerinde alım yapılmaktadır.

2. Hastane depolarında kullanılmayan ürünler birikmektedir.

3. Ambalajı açılmayan, kapağı açılmayan, klinikte hiç kullanılmayan ürünler stokta beklemektedir.

4. Bazı ürünlerin son kullanma tarihi yaklaşmakta veya geçmektedir.

5. Depo alanları gereksiz ürünlerle dolmaktadır.

6. Kamu bütçesi ihtiyaç doğmadan harcanmaktadır.

7. Hastanenin gerçek zamanlı ihtiyaç yönetimi zayıflamaktadır.

8. Ürün alınmış görünmesine rağmen klinikte fiilen kullanılmayabilmektedir.

 

Bu modelde ayrıca önemli bir mükerrerlik riski ortaya çıkmaktadır. Ürünü alan kurum ile ürünü kullanan hekim veya klinik ekip arasında karar kopukluğu varsa, alınan ürün klinikte tercih edilmeyebilir. Hekim, kendisine temin edilen ürünü klinik açıdan uygun bulmuyorsa veya alışık olduğu teknolojiyle uyumlu görmüyorsa bu ürünü kullanmayabilir.

 

Bu durumda iki farklı zarar oluşabilir.

 

Birincisi, kurum tarafından alınan ürün depoda bekler ve kullanılmaz. Böylece kamu kaynağı harcanmış olmasına rağmen sağlık hizmetine dönüşmeyen bir stok oluşur.

 

İkincisi, hekim aynı veya benzer ihtiyacı karşılamak için hastaya ayrıca ürün temin ettirebilir ya da hastane doğrudan temin yoluyla yeniden alım yapmak zorunda kalabilir. Bu durumda aynı ihtiyaç için hem merkezi/yıllık alım sistemiyle ürün alınmış olur hem de fiilen kullanılan ürün başka bir kanaldan tekrar temin edilir.

 

Bu, açık bir mükerrer satın alma ve kurum zararı riskidir.

 

Özellikle tıbbi cihaz, implant, cerrahi sarf, laboratuvar ürünü ve özellikli klinik malzemelerde ürünün yalnızca depoda bulunması yeterli değildir. Ürünün hekim tarafından kabul görmesi, klinik uygulamaya uygun olması, hastaya uygulanabilir olması ve sağlık hizmetine dönüşmesi gerekir.

 

Bir ürün satın alınmış ama hekim tarafından kullanılmamışsa, o ürün kamu açısından gerçek anlamda tedarik edilmiş sayılmaz. Çünkü sağlıkta tedarikin amacı depoyu doldurmak değil, hastaya doğru ürünle doğru hizmeti sunmaktır.

 

Bu nedenle yıllık toplu alım modelinde şu riskler mutlaka dikkate alınmalıdır:

 

* ihtiyaç fazlası talep oluşması,

* bütçenin ihtiyaç doğmadan harcanması,

* kullanılmayan stokların artması,

* son kullanma tarihi ve stok kaybı riski,

* hekimin kullanmadığı ürünlerin depoda kalması,

* hastaya ayrıca ürün aldırılması,

* doğrudan teminle yeniden ürün alınması,

* aynı ihtiyaç için ikinci kez kamu kaynağı kullanılması,

* depo maliyeti ve stok yönetimi yükünün artması,

* gerçek tüketim verisi ile alım miktarı arasındaki bağın kopması.

 

Bu sorunun çözümü için yıllık tek seferlik alımlar yerine gerçek tüketim verisine dayalı dinamik tedarik modeli kurulmalıdır.

 

Yeni modelde;

 

1. Hastane gerçek tüketim verisine göre talepte bulunmalıdır.

2. Alımlar yıllık tek seferlik değil, üçer veya altışar aylık dönemler halinde güncellenmelidir.

3. Hekim ve klinik ekiplerin ürün kullanım tercihleri dikkate alınmalıdır.

4. Kullanılmayan ürünler için hastane bazlı stok takip raporu hazırlanmalıdır.

5. Merkezi alımlarda “alındı mı?” sorusu kadar “kullanıldı mı?” sorusu da izlenmelidir.

6. Depoda bekleyen, ambalajı açılmayan ve klinikte kullanılmayan ürünler sistemde görünür hale getirilmelidir.

7. Aynı ürün veya aynı ihtiyaca yönelik doğrudan temin işlemleri merkezi stok verisiyle karşılaştırılmalıdır.

8. Kullanılmayan ürünlerin sebebi analiz edilmelidir: ürün kalitesi mi, hekim tercihi mi, teknik uyumsuzluk mu, yanlış şartname mi, fazla talep mi?

9. Hastane depoları ile klinik tüketim verileri dijital olarak entegre edilmelidir.

10. Satın alma başarısı yalnızca düşük fiyatla değil, ürünün fiilen hastada kullanılması ve klinik faydaya dönüşmesiyle ölçülmelidir.

 

Sonuç olarak, sağlık tedarikinde yıllık ve ihtiyaçtan kopuk toplu alımlar kısa vadede planlı alım gibi görünse de, gerçekte ihtiyaç fazlası stok, kullanılmayan ürün, mükerrer alım, doğrudan temin yoluyla ikinci harcama ve kurum zararı doğurabilir.

 

Hastane işletme mantığında doğru olan, bütçenin ihtiyaç doğduğu zaman ve gerçek kullanım verisine göre harcanmasıdır. Sağlık tedarik sistemi, depoları dolduran değil; hastaya ulaşan, hekim tarafından kullanılan, klinik fayda üreten ve kamu kaynağını koruyan bir yapıya dönüştürülmelidir.

 

9. Merkezi Tedarik Modellerinin Hekimlerin Teknolojik Bilgiye Erişimi Üzerindeki Etkisi

 

Sağlık tedarikinde ihtiyaç doğduğu yerin, yani hastanenin ve ilgili klinik birimin karar süreçlerinden uzaklaştırılması yalnızca satın alma verimliliğini etkilemez. Aynı zamanda ürünü kullanan hekimlerin, klinik ekiplerin ve sağlık çalışanlarının teknolojik yeniliklerden haberdar olma imkânını da sınırlandırabilir.

 

Tıbbi cihaz, sarf malzeme, implant, laboratuvar teknolojileri ve ileri sağlık ürünleri sürekli gelişen alanlardır. Firmalar kendi ürünlerini pazarlamak amacıyla hekimlere, klinik ekiplere ve hastane kullanıcılarına ürünlerinin teknik özelliklerini, kullanım avantajlarını, uygulama farklılıklarını, yeni teknolojik gelişmeleri ve klinik kullanım alanlarını anlatmaktadır.

 

Bu süreç ticari bir tanıtım faaliyeti olmakla birlikte, doğru ve etik sınırlar içinde yürütüldüğünde hekimler açısından aynı zamanda bir teknolojik bilgi edinme kanalı da oluşturmaktadır.

 

Hekimlerin ve sağlık çalışanlarının sahada firmalarla birebir temas kurması;

 

* yeni ürünlerden haberdar olmalarını,

* teknolojik gelişmeleri takip etmelerini,

* ürünler arasındaki teknik farkları öğrenmelerini,

* farklı uygulama yöntemlerini görmelerini,

* klinik kullanım tecrübelerini karşılaştırmalarını,

* ürün performansına ilişkin sorularını doğrudan teknik ekiplere yöneltmelerini,

* kendi klinik ihtiyaçlarına uygun teknolojileri değerlendirmelerini

 

sağlamaktadır.

 

Merkezi tedarik modellerinde ürün seçimi büyük ölçüde merkezden yapıldığında, ürünü kullanacak hekim ve klinik ekip karar sürecinden uzaklaşabilir. Bu durumda hekim yalnızca kendisine temin edilen ürünü kullanmak zorunda kalır; alternatif ürünleri, yeni teknolojileri ve farklı klinik uygulama imkânlarını takip etme fırsatı azalır.

 

Bu durum şu sonuçlara yol açabilir:

 

1. Hekimlerin yeni teknolojilerden haberdar olma kanalları zayıflar.

2. Klinik ekiplerin ürünler arasındaki teknik farkları değerlendirme imkânı azalır.

3. Kullanıcı deneyimi satın alma kararlarına yeterince yansımaz.

4. Yerli üretici, hekimden alacağı klinik geri bildirimi yeterince alamaz.

5. Ürün geliştirme süreci sahadan kopar.

6. Klinik yeniliklerin hastanelere giriş hızı yavaşlar.

7. Hekimlerin sürekli mesleki ve teknolojik güncellenme imkânı daralır.

8. Sağlık hizmetinde kullanılan teknolojinin niteliği yalnızca merkezi teknik şartnamelere bağlı hale gelir.

 

Burada dikkat edilmesi gereken husus, firma-hekim ilişkisinin kontrolsüz, denetimsiz ve çıkar ilişkisine açık şekilde yürütülmesi değildir. Aksine, bu ilişkinin şeffaf, kayıtlı, etik kurallara bağlı ve kurumsal zeminde yürütülmesi gerekir.

 

Doğru model, firma ile hekimin ilişkisini tamamen koparmak değil; bu ilişkiyi kamu denetiminde, eğitim ve teknoloji bilgilendirmesi çerçevesinde kurumsallaştırmaktır.

 

Bu nedenle yeni tedarik reformunda şu ilkeler benimsenmelidir:

 

1. Hekim ve klinik ekiplerin ürün değerlendirme süreçlerine katılımı sağlanmalıdır.

2. Firmaların ürün tanıtımları kayıtlı, şeffaf ve etik kurallara bağlı hale getirilmelidir.

3. Ürün tanıtımı ile ticari baskı birbirinden ayrılmalıdır.

4. Hekimlerin yeni teknolojileri görmesi için hastane bünyesinde düzenli teknoloji tanıtım günleri yapılmalıdır.

5. Yerli üreticiler, geliştirdikleri ürünleri hekimlere kontrollü klinik değerlendirme programlarıyla tanıtabilmelidir.

6. Tıbbi cihaz ve sarf malzemelerde kullanıcı eğitimleri zorunlu hale getirilmelidir.

7. Klinik geri bildirimler üreticiye, TİTCK’ya ve Sağlık Bakanlığı’na kayıtlı sistem üzerinden aktarılmalıdır.

8. Hekimlerin firma kaynaklı teknolojik bilgilendirmeye erişimi tamamen yasaklanmamalı; etik, şeffaf ve kurumsal hale getirilmelidir.

9. Merkezi alım kararlarında yalnızca teknik komisyon değil, ürünü fiilen kullanan hekim ve sağlık çalışanlarının görüşü de dikkate alınmalıdır.

10. Yeni teknolojilerin kamu hastanelerine girişi için klinik değerlendirme ve pilot kullanım mekanizması oluşturulmalıdır.

 

Sonuç olarak, sağlık tedarikinde ürünü kullanacak hekimin karar sürecinden uzaklaştırılması yalnızca satın alma hatasına neden olmaz; aynı zamanda hekimin teknolojik gelişmeleri takip etme imkânını da zayıflatır.

 

Sağlıkta teknoloji hızla değişmektedir. Bu değişimi sahaya taşıyan kanallardan biri de firmaların hekimlere ve klinik ekiplere yaptığı teknik bilgilendirme faaliyetleridir. Bu faaliyetler etik ve denetlenebilir hale getirildiğinde, sağlık sistemi için bir risk değil; doğru yönetilen bir bilgi ve yenilik aktarım mekanizması olabilir.

 

Bu nedenle tedarik modeli kurulurken hedef, hekimi firmadan tamamen koparmak değil; hekim, firma, hastane ve kamu otoritesi arasındaki ilişkiyi şeffaf, kayıtlı, etik ve klinik faydaya dayalı hale getirmek olmalıdır.

 

10. USHAŞ’ın Rolü ve Sektörel Etkisi

 

USHAŞ, Türkiye’nin uluslararası sağlık hizmetleri, sağlık turizmi, yurt dışı sağlık yatırımları ve ülke sağlık kapasitesinin tanıtımı amacıyla kurulmuş stratejik bir kamu şirketidir.

 

Bu amaç doğrudur. Türkiye’nin sağlık turizmi, uluslararası hasta kabulü, yurt dışı hastane işletmeleri, sağlık diplomasisi ve global sağlık markası oluşturma hedefi için böyle bir kuruma ihtiyaç vardır.

 

Ancak USHAŞ veya benzeri kamu şirketleri, özel sektörün yıllarca emek vererek oluşturduğu dış pazar ilişkilerinde doğrudan ticari rakip haline gelirse ciddi sorunlar oluşur.

 

10.1. Kamu Gücü ile Özel Sektör Rekabeti Dengeli Olmalıdır

 

Bir kamu şirketinin;

 

* personel maliyeti kamu tarafından karşılanıyorsa,

* finansman sorunu yaşamıyorsa,

* kamu alım gücünü kullanıyorsa,

* devlet itibarı ile pazara giriyorsa,

* maliyet altı veya çok düşük fiyatla dış pazara teklif verebiliyorsa,

 

özel sektörle eşit şartlarda rekabet ettiği söylenemez.

 

Bu durumda yerli üretici kendi devlet kurumuyla dış pazarda rakip hale gelir. Bu durum stratejik olarak doğru değildir.

 

10.2. Yerli Üreticinin Dış Pazar İtibarı Zarar Görebilir

 

Yerli üretici yıllarca fuarlara, kongrelere, müşteri ziyaretlerine, distribütör görüşmelerine ve satış sonrası hizmetlere yatırım yaparak dış pazarda müşteri edinir. Daha sonra bir kamu şirketi aynı pazara daha düşük fiyatla girerse, yerli üreticinin eski fiyatları “yüksek kâr” gibi algılanabilir.

 

Bu durum;

 

* üreticinin distribütörünü kaybetmesine,

* dış müşteri güveninin sarsılmasına,

* Türkiye’deki üreticilerin haksız kazanç sağladığı algısına,

* ihracat kanalının bozulmasına,

* uzun yılların ticari emeğinin zarar görmesine

 

neden olabilir.

 

Bu nedenle USHAŞ’ın rolü doğrudan üreticiyle rekabet etmek değil, üreticiyi dış pazarda güçlendirmek olmalıdır.

 

USHAŞ;

 

* ülke markası oluşturmalı,

* sağlık turizmi koordinasyonu yapmalı,

* yurt dışı hastane işletmelerinde Türk ürünlerine raf açmalı,

* yerli üreticilerin ortak ihracat platformunu kurmalı,

* kamu alım gücünü özel sektörün önünü kesmek için değil, önünü açmak için kullanmalıdır.

 

11. TÜSEB ve Yerlileştirme Projeleri

 

TÜSEB’in temel rolü; sağlık bilimleri, sağlık teknolojileri, Ar-Ge, ürün geliştirme, klinik araştırma, yerlileştirme ve millileşme hedeflerini desteklemektir.

 

Bu görev stratejik olarak çok önemlidir. Ancak Ar-Ge destek kurumu ile ticari tedarik operatörü rolü birbirine karıştırılmamalıdır.

 

TÜSEB veya TÜSEB bağlantılı yapılar;

 

* ürün geliştirmeyi,

* klinik doğrulamayı,

* prototipten pazara geçişi,

* yerli üretim kapasitesini,

* kalite standardını,

* ihracat kabiliyetini

 

desteklemelidir.

 

Ancak kamu iktisadi işletmesi üzerinden on yıl alım garantili, kapalı veya sınırlı tedarik modelleri oluşturulduğunda piyasada şu riskler doğabilir:

 

* belirli firmalara uzun süreli avantaj sağlanması,

* diğer yerli üreticilerin dışlanması,

* rekabetin zayıflaması,

* kalite gelişiminin durması,

* kamu alımının ticari ayrıcalığa dönüşmesi,

* gerçek üretici yerine bağlantılı ticari yapıların güçlenmesi.

 

Yerlileştirme destekleri doğru kurgulanmalıdır. Destek, firmayı kamuya bağımlı hale getirmemeli; firmayı dünya pazarında rekabetçi hale getirmelidir.